Fikret Başkaya – Paradigmanın İflası (Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş)

21/05/2009 at 1:04 pm (Fikret Başkaya) (, , , , , , , , , , , , , )

Fikret Başkaya – Paradigmanın İflası (Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş)

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Kül Hadisi Çerçevesinde İbn-i Teymiye’nin Görüşleri – Murat Gezenler

16/05/2009 at 12:22 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , , , , )

 

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salât ve selam kendisine gönderilen vahyi tebliğ ederek ümmetinin bu vahiyle karanlıklardan nura çıkmasını sağlayan son Rasul ve Nebi Muhammed (s)’in üzerine olsun.

Günümüzde “Cehalet Özrü” üzerine yapılan tartışmaların odağında yer alan hadislerden bir tanesi de meşhur kül hadisidir. İmam Buhari ve Müslim’in Ebu Hüreyre’den rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

“Bir adam nefsine zulmetmiş ve ölüm anında oğullarına şöyle vasiyet etmişti: «Öldüğüm zaman beni yakın, kül haline getirin ve sonra denize saçın. Vallahi eğer rabbim beni diriltmeye güç yetirirse hiç kimseye azap etmediği şekilde bana azap eder.»

Sonra Rasulullah dedi ki:

«Oğulları adamın bu isteğini yaptılar.» Allah yeryüzüne dedi ki: «Aldığını geri ver.» O an adam dirildi ve kalktı. Allah (Subhanehu ve Teala) ona «Bu yaptığın şeye seni sevkeden nedir?» diye sordu. Adam «Senden korkumdur ya Rabbi» dedi. Bu söylediğinden dolayı Allah onu affetti.” 

Biz bu makalemizde hadise dair detaylı açıklamalar da bulunmayacağız. Zira bu konuda son çalışmalarımızdan birisi olan “Cehalet Özrü” isimli eserimizde detaylı bilgiler mevcuttur. Dileyen okuyucularımız konu hakkında o kitabımızdan detaylı bilgi alabilirler. Bizim bu makalemizde ele alacağımız konu ise başlıkta da belirttiğimiz gibi hadis çerçevesince Şeyhul İslam İbn-i Teymiye (Rahimehullah) ve muasır alimlerimizin görüşleri olacaktır. Zira günümüzde konuya dair tartışmaların eksenini İbn-i Teymiye (Rahimehullah)‘ın görüşleri oluşturmaktadır. İşin tuhaf tarafı cehaletin mutlak anlamda özür olduğunu iddia edenler de, buna muhalif olarak cehaletin mutlak anlamda özür olmadığını iddia edenler de yukarıdaki hadise dair Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin görüşlerini getirmektedirler. Ve her iki tarafta İbn-i Teymiye’nin kendi görüşlerini desteklediğini iddia etmektedir.

İşte böyle ilginç bir vakıa ile karşılaşmamız bizim Şeyhul İslam (Rahimehullah)‘ın bu konu etrafındaki görüşlerini derli toplu bir şekilde incelemeye sevketmiştir. Acaba İbn-i Teymiye bu hadise dair tam olarak ne demiştir? Ve dedikleri ne oranda doğrudur?

Kül Hadisi ve İbn-i Teymiye

İbn-i Teymiye konuya geniş bir şekilde “Mecmuul Fetava” isimli eserinde hafi meselelerde kişinin tekfir edilmesi konusunda değinmiştir. İslam’a yeni giren bir kimsenin tevatür yolla sabit olan farzları bilmemesinden dolayı tekfir edilmeyeceğini ya da ancak risalet yolu ile bilinebilecek hususlarda kendisine hüccet ikame edilmemesi sebebiyle cahil kalan kimsenin tekfir edilmeyeceğini söyledikten sonra bu konuya değinmiş ve şöyle demiştir:

“Adam bu şekilde kül olup dağıldıktan sonra, Allah kendisini diriltmeye tekrar güç yetiremeyeceğini ve eski haline dönderemeyeceğini zannetmiştir. Bunların her biri ise Allah’ın kudretini inkar ve küfürdür. Ancak o Allah’a, O’nun emirlerine, nehiylerine iman eden, O’ndan korkan ancak cehaleten, saparak, hataya düşerek bunu yapan bir kimsedir. Allah (Subhanehu ve Teala) bundan dolayı adamı affetmiştir. Hadis bu kişinin bu fiili yaparken tekrar diriltilemeyeceğini umarak yaptığını açıkça bildirmektedir. En azından bu kişi diriliş hakkında şüphe etmekte idi. Bu ise küfürdür. Nübüvvet hücceti ikame edildiğinde onun kafir olduğuna hükmedilir. Eğer Allah güç yetirirse sözünü takdir hüküm müsamaha göstermek şeklinde tevil edenler çok uzak bir tevil yaptılar ve sözü kendi konumundan başka başka bir yerde kullandılar. Çünkü hadiste geçen bu kimse tekrar bir araya getirilip diriltilmemek için kendisinin yakılmasını ve küllerinin saçılmasını emretmiştir. O öyle demişti:

İkinci cümlenin birinci cümlenin sebebi olduğu açıktır. O kişi bunu Allah (Subhanehu ve Teala) kendisini diriltip güç yetiremesin diye yaptı. Eğer o kişi bu şekilde kendisini yakıp savurduğunda Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın ona azap etmeye kudretinin olduğuna inanıyor olsaydı, bu şekilde cesedini yaktırmasının bir anlamı olmazdı.”

Şeyhul İslam İbn-i Teymiye burada adamın kendisine nübüvvet hücceti ulaşmaması sebebiyle Allah’ın kendisini yeniden diriltmeye güç yetiremeyeceğini zannettiğini bunun ise Allah’ın kudretini inkâr olduğunu ve küfür olduğunu belirtmiştir. Adamın nübüvvet hüccetinden uzak olmaması sebebiyle bu cehaletinin mazeret olduğunu söyleyerek Allah tarafından affolunmasını buna bağlamıştır.

Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla Şeyhul İslam konuya “Mecmuul Fetava” isimli eserinde 8 ayrı yerde daha değinmiştir. Yine bu açıklamalarından birinde vaid içerikli tehditlerin muayyen kişilere indirilmesi meselesinde kişilerin yapmış oldukları iyilikler sebebiyle ya da şefaat edilme gibi sebeplerle affolunabileceğini, kişilerin ancak risalet yolu ile bilmeleri mümkün olan hususlarda risalet hüccetinin ulaşmaması sebebiyle cahil kalmalarının kendileri için bir mazeret olduğunu izah ettikten sonra “Bu adam Allah’ın kudretinden şüphe etmekteydi. Allah’ın kendisini eski haline tekrar döndüremeyeceğine inanıyordu. Bu Müslümanların ittifakı ile küfürdür. Lakin adam cahildi ve bunu bilmiyordu” demiştir. Yine aynı şekilde birebir bu sözlerini Mecmmul Fetava’da farklı bir yerde de tekrar etmiştir.

Şeyhul İslam bir başka yerde ise Hz. Ali’nin Haruriye fırkası ile savaşında Harurilerin tekfir edilip edilmemesi meselesinde de bu hadise değinmiş, Cehmiye’nin sıfatlara dair sözlerinin çoğu zaman insanların avamından gizli kalabileceğini, hafi meselelerde bu gizliliğin avam için bir mazeret olduğunu belirtmiş ve arkasından bu hadisi getirerek adamın Allah’ın kudretinden şüphe ettiğini ancak risalet hüccetinin kendisine ulaşmaması sebebiyle Allah tarafından affolunduğunu söylemiştir.

Şeyhul İslam’ın Mecmmul Fetava isimli eserinde konuyu değerlendirmesi genel olarak “Umumi Tekfir Muayyen Tekfiri Gerektirmez” meselesinde ele aldığı, bazı arızi sebepler dolayısıyla kişilerin cehaletleri sebebiyle tekfir edilemeyeceğini belirtmiş ve bu hadisi delil olarak getirmiştir. 

İbn-i Teymiye (Rahimehullah)‘ın “Mecmmul Fetava” isimli muhteşem eserinde konuya dair düşünceleri işin aslı tam bir tutarlılık gösterirken aynı hadis hakkında Camiur Resail isimli eserinde değerlendirmeleri biraz daha farklılık arzetmektedir. Zira Şeyhul İslam bu eserinde Cehmiye’nin tekfiri meselesinde Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın ümmetin üzerinden unutma ve hata gibi durumlarda sorumluluğunu kaldırdığını belirttikten sonra uzun uzun bu hadise değinmiş, hadisin mütevatir olduğunu iddia etmiş arkasından adamın genel olarak Allah’a, ahiret gününe, Allah’ın ölümden sonra yeniden diriltip ecir ve ceza vereceğini bildiğini ancak korkusunun şiddetinden dolayı bu sözleri sarfettiğini söylemiştir. Daha sonra ise hadiste söz konusu edilen adamı çölde devesini kaybedip bulduktan sonra Allah’a “Ben senin rabbinim sen de benim kulumsun” diyen kişiye benzetmiştir.  

Öncelikle belirtmek gerekirse Şeyhul İslam’ın gerek Mecmuul Fetava isimli eserinde gerekse Camiur Resail isimli eserindeki sözleri zahiren birbiri arasında tutarsız görünmektedir. Zira öncelikle adamın kudret sıfatı ve yeniden dirilme gibi temel meselelerde cahil kaldığını ancak risalet hücceti kendisine ulaşmadığı için bu cehaletinin mazeret olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte bu meselelerin hafi, avamdan gizli kalabilecek meseleler olduğunu söylemiş ve son olarakta adamın sözünü intifaul kasta (istem dışı harekete) bağlamıştır. Burada genel olarak alimlerin sözleri kendi içinde bir muhalefet gösterdiği zaman onlara beslenilen hüsnü zan gereği bu sözleri en uygun biçimde tevil etmek gerektiğine inanıyoruz. Zira hüsnü zannı bırakıp tevilden uzak kaldığımız zaman alimlerin aynı konuya dair farklı zamanlarda farklı iddialarda bulunduklarını iddia etmemiz gerekir biz öncelikle rabbani alimlere karşı böyle bir tutum sergilemekten Allah’a sığınırız. O halde yapılması gereken bu ifadelerin sadece birisi ile yetinmek değil hepsini bir arada değerlendirerek uygun ve sahih bir tevil yoluna gitmektir.

Şeyhul İslam’ın bu hadise dair tüm görüşlerini bir araya topladıktan sonra kanaatimizce onun bu konudaki sözlerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Bu adam kendisine risalet hüccetinin ulaşmadığı bir dönemde yaşamaktadır. Adam oldukça günah işlemiş ve ölüm kendisine geldiği zaman işlemiş olduğu bu günahlardan dolayı Allah katında göreceği azap aklına gelmiştir. Aşırı korkusundan ise ne söylediğini bilmez bir şekilde (irade ve istem dışı) çocuklarına böyle bir vasiyette bulunmuştur. Adam küllerinin yarısı denizlere yarısı ise rüzgârda karaya savrulduğu zaman Allah’ın kendisini diriltmeyeceğini düşünmüştür. Adamın Allah’tan aşırı derecede korkması ve hatta bu korku sebebiyle ne söylediğini bilmeyecek hale gelmesi bununla beraber aslen Allah’a iman eden bir kimse olması Allah tarafından bağışlanmasına vesile olmuştur. Şeyhul İslam’ın sözlerinin birbiri ile uzlaştırılması kanaatimizce ancak bu şekilde mümkündür. Bununla birlikte daha uygun bir şekilde tevil etmenin de mümkün olableceğini peşinen kabullendiğimiz söylemekte fayda vardır.

Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin hadise dair görüşlerini bu şekilde tevil ettikten sonra ikinci adımda görüşlerinin sıhhati üzerinde durmakta fayda vardır. Öncelikle belirtmekte fayda vardır ki, bu hadisin tevili noktasında 6 farklı görüş ileri sürülmüştür. Ancak bu görüşlerin içerisinde ittifakla kabul görmemiş görüş bu adamın Allah’ın sıfatını inkar ettiği ya da Allah’ın sıfatından şüpheye düştüğü görüşüdür. Zira kudret sıfatı Allah’ın bilinmesi zaruri olan sıfatlarındandır. Bununla birlikte adamın bu noktada zaten bir şüphesi de bulunmamaktadır. Adam yeniden diriltileceği gün Allah’ın kendisine günahlarından dolayı alemde hiç kimseye etmeyeceği bir şekilde azap edeceğini düşünmektedir. En azından bu adam hangi fiillerinin günah olduğunu kısmen da olsa bilmektedir. İşlemiş olduğu bu günahlardan dolayı da Allah’ın kendisine azap edeceğine inanmaktadır. Böyle bir inancın sahibinin Allah’ın bilinmesi zaruri sıfatlarından bir sıfatını bilmediği ve bundan şüpheye düştüğü kabullenilemez. Bununla birlikte konuya dair yorum yapan tüm alimlerin de belirttiği gibi adamın ittifakla küfür olan Allah’ın kudretin sıfatını inkar etmesi ve bunun sonucunda da affedilmesi uzlaştırılamayacak iki durumdur. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Şeyhul İslam İbn-i Teymiye (Rahimehullah)‘ın adamın kudret sıfatını ya da yeniden dirilmeyi inkar ettiği ve bunlarda şüpheye düştüğü görüşü kabulden uzak oldukça zayıf bir görüştür.

Adamın ölümün dehşeti anında korkusundan dolayı ne söylediğini bilmeyerek bu sözleri sarfetmesi görüşü her ne kadar Hafız İbn-i Hacer tarafından doğruya en yakın görüş kabul edilse de bu görüşünde oldukça zorlama bir görüş olduğunu düşünmekteyiz. Zira adam ne dediğini gayet iyi bilmektedir. Kendisinin çok günahkar olduğunun bilincindedir. Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın insanları yeniden dirilttiği gün bu günahlarından dolayı kendisine oldukça büyük bir azap edeceğini bilen ve bundan dolayı vasiyette bulunan bir kimsenin ne söylediğini bilmememesi düşünülemez. Özellikle Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin bu adamı devesini kaybeden adama benzetmesi oldukça zayıf bir kıyastır. Zira o adam devesini kaybetmiş uzun süre aramış bulamamış ve artık kendisini çölde suuz ve aç kalmanın neticesinde ölüme teslim etmiştir. Aşırı yorgunluk ve bitkinlikten uyuya kalmış ve bir ara uyanınca karşısında aniden devesini görmüş ve ağzından bütünüyle kendi iradesi dışında kelimeler çıkmıştır. Çölde devesini kaybeden bu adamın durumu ile günahlarından dolayı Allah’ın kendisine azap edeceğini gayet bilinçli bir şekilde bilen ve bundan dolayı da çocuklarına vasiyette bulunan adamın durumunu kıyaslamak kanaatimizce doğrudan oldukça uzak bir görüştür.

Hemen burada yeri gelmişken üzerinde durmak istediğim diğer bir konu ise Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin “Allah güç yetirirse sözünü takdir, hüküm müsamaha göstermek şeklinde tevil edenler çok uzak bir tevil yaptılar ve sözü kendi konumundan başka başka bir yerde kullandılar” görüşünün de hatalı bir görüş olduğunu vurgulamak isterim. Zira bütün dil alimleri ve müfessirler hadiste geçen “Kadera” fiilinin bu anlama geldiğinde ittifak etmişler ve bu anlamda kullanıldığı bir çok ayet getirmişlerdir. Bundan dolayı hadiste adamın “Allah güç yetirirse” ifadesini “Allah takdir etmişse, Allah beni sıkıştırır ve zorlarsa” şeklinde tevil etmek en azından Arapça dil kurallarına uygundur ve sözü kendi konumu dışında kullanmak değildir. Bundan dolayı da Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz’in “ElCamiu Fi Talebil İlmiş Şerif” isimli eserinde “Böyle tevil edenler kelimeleri tahrif ettiler” şeklindeki ifadesine de katılmak mümkün değildir. Yeri gelmişken burada Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz’in hadise dair adamın sıfatları inkar ettiğini ve risalet hüccetinden uzak olması sebebiyle bunun kendisi için mazeret teşkil ettiği görüşüne de yukarıda izah etmiş olduğumuz sebeplerden dolayı katılmadığımızı belirtmekte fayda vardır.

Sonuç

Sonuç olarak bu küçük makalemizde izah etmeye çalıştığımız iki önemli husus vardır. Bunlardan birincisi günümüzde irca ehlinin kül hadisini getirerek Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin konuya dair sözlerinden sadece bir kısmını almaları ve sadece bu kısımla cehaletin mutlak manada sahibi için bir özür teşkil ettiğini iddia etmeleri öncelikle boş ve temelsiz bir iddiadır. Ve aynı şekilde bu Şeyhul İslam’a kendi hevalarında bulunanı tasdik etmek ve büyük bir iftiradır. Zira konuya dair İbn-i Teymiye’nin sözleri getirilecekse bir bütünlük içerisinde getirilmeli ve Şeyhul İslam’ın konu hakkındaki sözleri bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Ki yukarıda da izah ettiğimiz gibi Şeyhul İslam’ın bu konudaki görüşleri tevile muhtaçtır ve kanaatimizce en uygun tevili de bizim yukarıda yapmış olduğumuz gibidir.

Bu makalemizde ele almaya çalıştığımız diğer bir husus ise Şeyhul İslam’ın bu konudaki görüşlerini bir bütünlük içerisinde ele alsak dahi bu görüşünün hatalı olduğunu beyan etmektir. Bunu özellikle belirtiyoruz ki bu hadis çerçevesince yorum yapan muasır alimlerimizin konuyu sadece Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin görüşleri etrafında ele almaya çalışmaları ve bunun neticesinde de hatanın üzerine hata inşa etmeleri oldukça hatalı sonuçların doğmasına sebep olmaktadır. Hadise dair deyat bilgi isteyen okurlarımızım konuyu “Cehalet Özrü” isimli kitabımızdan incelemerini tavsiye ederiz.

Hiç şüphesiz bidayette ve nihayette hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Salât ve selam Nebimiz Muhammed’in üzerine olsun.

Murat GEZENLER

                                                                                                                                                      27/Şubat/2009

                                                                                                                                                                Dımeşk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Buhari, Enbiya 54, Rikaak 25; Müslim Tevbe 25, 27; Nesai Cenaiz 117.

 

Mecmuul Fetava, 11/408-411.

Mecmuul Fetava, 3/74.

Mecmuul Fetava, 3/102

Mecmuul Fetava, 7/191

Diğer yerler için bkz. Mecmuul Fetava; 20/10, 23/102, 28/140, 35/49.

Camiuur Resail, 1/159.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

“Cehalet Özrü” Konusunun Günümüz Açısından Önemi – Murat GEZENLER

16/05/2009 at 12:21 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , , )

 

İçinde yaşadığımız şu zamanda üzerinde en ciddi ihtilafla­rın yaşandığı temel konulardan bir tanesi de “İslam Hukuku Açısından Cehalet” konusudur. Cehalet Özrü neredeyse her oturumun yegâne konusu haline gelmiştir. 14 asırlık İslam ta­rihinde aşırı derecede önem arzetmeyen, kendisi hakkında sayfalarca kitapların yazılmadığı bir konu olan “Cehalet Özrü” konusu, günümüzde niçin bu kadar çok gündeme getirilmektedir? İşin aslı,”Cehalet Özrü” konusu günümüz Mürcie’sinin kendi fasid akîdelerini savunabilme adına tutundukları en temel şüphelerden bir tanesidir.

Cehalet özrü konusunun günümüzde oldukça önemli bir konu olmasının temel etkenlerinden bir tanesi, kendisini İs­lam’a nispet eden ancak bu nispetlerini cehaletleri sebebiyle amele dökemeyen geniş halk kitlelerinin varlığıdır. İslam coğrafyasında milyonlarca insan kendisini İslam’a nispet et­mekte ve kendilerini Müslüman olarak isimlendirmekte­dir. Elbette bu nispetin doğal bir sonucu olarak da İslam’ın emir ve yasaklarından bir kısmını icra etmektedirler. Bununla beraber aynı kitleler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in tebliğ ettiği dinin aslına dair konularda ise sahih bir bilgiye sahip değillerdir­. Bu cehaletlerinin neticesinde de Allah’ın dininden uzak bir hayat sürdürmektedirler. İnsanlar bir taraftan “Allah’tan başka ilah yoktur” kelime-i tevhidini defalarca dilleriyle zikre­derlerken diğer taraftan hayatlarında Allah’tan başka birçok ilaha da ibadet etmektedirler. Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın kesinlikle affetmeyeceği şirk amelinin binbir türlüsü kendisini İslam’a nispet eden in­sanların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. İslam çoğrafyasının geneline baktığımız zaman bilinçli, istekli, arzulu bir şekilde Allah’a şirk koşan, işlediği fiili Allah’ın asla affetme­yeceği amellerden olduğunu bilerek işleyen kimseler neredeyse yok denecek kadar azdır. İnsanlar, içinde bulundukları şirk dinini, kendilerinde mevcut olan derin cehalet sebebiyle yaşa­maktadırlar. İşte bir tarafta kendilerini İslam’a nispet eden ve bu nispetlerinin sonucunda Allah’a yaklaşma adına bazı amellerde bulunan geniş halk kitlelerinin varlığı diğer tarafta ise aynı toplumun derin bir cehalet sonucu Allah’ın dininden tamamen uzaklaşması, Allah’ın dinini din edinmemesi ve Allah’ın razı ol­madığı dinleri kendisine din edinmesi gerçeği “Cehalet Özrü” konusunu önemli kılmıştır. Zira inkar edilemez bir gerçektir ki: bugün ge­niş bir halk kitlesi tarafından yaşanılan şirk dini aşırı cehaletin bir sonucudur. İnsanlar cahil oldukları için Allah’a şirk koş­makta ve yine cahil oldukları için Allah’ın dinini din edine­memektedirler.

Diğer taraftan konuyu önemli kılan etkenlerden bir tanesi de İslam coğrafyasında hüküm süren hakim güçlerin varlığıdır. Bugün İslam coğrafyasının hemen hemen tamamında Allah’ın indirdiği hükümler bir kenara bırakılmış buna karşılık beşer esaslı hükümler ihdas edilmiştir. Hâkim güçler kendi yanların­dan çıkardıkları kanunlarla insanları yönetmeye çalışmakta­dırlar. Böyle açık seçik bir küfrün içinde olmalarına rağmen bu güçler kendilerini Müslüman olarak adlandırmakta, avam ta­bakasının desteğini alabilme adına çoğu zaman İslam’dan dem vurmaktadırlar. Elbette bu güçler otoritelerini tek başlarına muhafaza etmemekte, orduları, polisleri, kolluk kuvvetleri, ken­dilerini fetvalarıyla destekleyen din adamları ve buna benzer yardımcı güçleriyle otoritelerini korumaktadırlar. Ve tüm bu ke­simler de kendilerini İslam’a nispet etmektedirler.

Sonuç olarak karşımızda kendisini İslam’a nispet eden, kendilerini Müslüman olarak isimlendiren geniş bir kitle vardır. Bu kitlenin ortak özelliği; Allah’ın dinini din edinmemeleri, ceha­letlerinin bir tezahürü olarak Allah’ın dininden başka dinlere tabi olmaları, hayatlarının her alanında Allah’ın asla affetmeye­ceği şirk amelleri ile iştigal etmeleridir. Ve bu kitlenin fertlerin­den hiç birisi “Ben bilerek Allah’a şirk koşuyorum. Yaptığım amellerin Allah’ın asla affetmeyeceği ameller olduğunu bilmeme rağmen bunu yapıyorum” dememektedir. İnsanların üzerinde derin bir cehalet mevcuttur ve neredeyse he­men hemen hepsi bu cehaletin sonucu olarak Allah’a şirk koş­maktadırlar.

Böyle bir vakıa ile karşı karşıya kalmamızın neticesinde zo­runlu olarak karşımıza çıkan soru şudur:

“Kendilerini İslam’a nispet eden bu geniş kitlenin Allah’ın dininden başka bir dini yaşamaları ve Allah(Subhanehu ve Teala)‘a açık bir şekilde şirk koşmaları, içinde bulundukları cehaletin bir sonucu oldu­ğuna göre, onların bu cehaletleri kendileri için bir özür teşkil eder mi?”

Kitabımızın girişinde de söylediğimiz gibi biz bu çalışma­mızda”Cehalet Özrü” konusunda derin detaylara girerek ko­nuya dair uzun uzun açıklamalarda bulunacak değiliz. İşin aslı böyle bir çalışmanın gerekliliğine de inanmıyoruz. Zira konunun bu şekilde ele alınması konuya dair temel kaidelerin çok söz içinde kaybolmasına sebeb olmaktadır. Bununla beraber konuya dair yapılmış yeterince çalışma vardır ve bu çalışmalarda konu en güzel şekliyle ve tüm detayları ile ele alınmıştır.

Bizim bu çalışmamızda ele alacağımız husus, daha önce de belirttiğimiz gibi konuya dair temel sabitelerdir. Diğer bir ifade ile “Cehalet Özrü” konusunda tüm İslam hukukçularının üzerinde ittifak ettiği ve 14 asırdır hiç ihtilaf edilmeyen te­mel asıllardır. İşte elinizdeki bu kitap “Cehalet özür mü­dür, değil midir?” sorusuna cevap aramaktan ziyade “Cehalet Özrü Konusunda Temel Asıllar Nelerdir?” sorusunun cevabını vermeye çalışmaktadır.

Cehalet Özrü Konusunun İrca Ehli Açısından Önemi

Bir önceki konuda da belirttiğimiz gibi “Cehalet Özrü” konusu 14 asırlık İslam tarihinde hiç bir zaman günümüzde olduğu kadar büyük önem arzeden, hakkında çetin tartışmaların yaşandığı, onlarca kitapların yazıldığı bir konu olmamıştır. Konunun İslam tarihinde tartışıldığı tek bir boyutu vardır. O da; kendilerine ne bir rasul gönderilen ne de herhangi bir rasulün daveti kendilerine ulaşmayan kimselerin akılları vasıtası ile doğru yolu bulup bulmama noktasındaki sorumluluklarıdır. Bunun neticesinde de bu kimselerin kıyamet gününde mesul olup olmayacakları gündeme gelmiştir. İşin aslı, bu noktada oldukça hararetli tartışmalar yaşanmış, mesele akaid kitaplarından fıkıh usulü kitaplarına “Husun ve Kubuh Teorisi” şeklinde yansımıştır. Özellikle bu noktada şu hususu tekrar hatırlatmakta fayda vardır ki konunun tartışıldığı alan, kendilerine hiçbir şekilde rasullerin tebliği ulaşmayan kimselerdir.

 Ancak ne var ki son dönemde yerden mantar türer gibi “Cehalet Özürdür”, “Tekfirin Fitnelerinden Kaçış”, “Kadı Değil Davetçiyiz” isimli kitaplar türemiş, bu kitaplar sanki tek bir kalemden çıkıyormuşçasına yazarlar aynı şeyleri tekrar edip durmuşlardır. Bu yazılan eserlerde konu ile ilgili olup olmadığına bakılmaksızın bir çok ayeti kerime ve sahih hadisler tahrif edilmiş, sanki vahyi esasların tüm ayrıntıları ile mevcut olduğu böyle bir dönemde, Allah’ın dininden habersiz olmak, cehaleten de olsa Allah’a şirk koşmak mazeretmiş gibi gösterilmeye çalışılmış, Allah’ın dini adına sahih tek bir kelime dahi bilmeyen, yaşamları boyunca hayatlarının her alanında, Allah’a şirk koşan kimseler cehaletleri sebebiyle mazur görülmüş, Allah’ın dinini din edinmeyen bu kimseleri içinde bulundukları durumdan dolayı tekfir eden, kafir ve müşrik kabul eden davetçiler ise harici, tekfirci, fitneci olarak isimlendirilmiştir. Selef âlimlerine ait sözler tamamen mecraasından kaydırılmış, ehli ilmin(Allah kendilerinden razı olsun)  hayatları boyunca kastetmeyecekleri şeyler fûtûrsuzca onlara atfedilmiştir. Sanki selef uleması risaletin son bulduğu, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in getirdiği dinin apaçık ve berrak bir şekilde aramızda olduğu böyle bir dönemde; dinin aslından, tevhidin esaslarından, dinde zorunlu olarak bilinmesi gereken hallerden habersizce, şirk içerisinde sürdürülen bir yaşantıyı, fertlerin cehaletlerinden dolayı mazur görüyorlarmış gibi lanse edilmeye çalışılmıştır.

Bilindiği üzere özellikle son yüz yılda Müslümanların yaşadığı topraklar bütünüyle asli kâfirlerin kukla yöneticilerinin ellerine geçmiştir. Bu yöneticiler bir taraftan apaçık bir şekilde Allah’ın dinine düşmanlık gösterip Allah’ın dininden bütünüyle uzaklaştıracak amellerde bulunurlarken diğer taraftan da kendilerini Müslüman olarak isimlendirmektedirler. Günümüz tağutlarının kendilerini Müslüman olarak isimlendirmelerinin tek sebebi ise halkların kendilerine itaatini sağlamaktır. Bilindiği üzere geniş halk kitleleri tarafından kabul görmeyen idareler eninde sonunda yok olmaya mahkûmdurlar. Bunu gayet iyi bilen günümüz tağutları kendilerini Allah’ın dininden uzaklaştıran birçok amelde bulunmalarına rağmen Müslümanca görünmeye çalışmışlar ve hatta bu noktada İslamî şiarlar göstermekten de geri durmamışlardır.

Ancak ne var ki sahih tevhid akîdesini haykıran davetçilerin varlığı her dönemde tağutları oldukça zor duruma sokmuştur. Zira tevhid davetçileri öncelikle tağutlardan beri olmuşlar akabinde de tağutların küfrünü ve onlardan beri olunması gerekliliğini toplumlarına tebliğ etmişlerdir. İşte tam bu noktada muasır Mürcie’ye ihtiyaç duyulmuştur. Görev; tağuti sistem ile toplum arasında köprü olmak, tağutların küfrünü gizlemek, yamamak, batılı hak olarak göstermek, hakkı ise batıl olarak ilan etmektir.

“Cehalet Özrü” konusu da gerek irca ehlinin gerekse tevhid akîdesinden oldukça uzak diğer sapkın fırkaların günümüz tağutlarının küfrünü gizleyebilme adına tutundukları bir kulp olmuştur. İşte, İslam tarihinde hiçbir zaman günümüzde olduğuki kadar büyük önem arzetmeyen bir meselenin irca ehli tarafından devamlı olarak gündemde tutulmasının altında yatan en temel etken de budur.

Cehalet Özrü Konusunda Sergilenen İğrenç Tutum

Muasır Mürcie’nin günümüz tağutlarının küfrünü gizleyebilme, batılı hak olarak gösterebilme adına başvurdukları tek konu “Cehalet Özrü” konusu değildir. İşin aslı onlar “Cehalet Özrü” konusuna bütünüyle sıkışıp çaresiz kaldıkları zamanlarda başvurmaktadırlar.

Açık naslarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak tarzda beyan edilen İslam dininden çıkaran bir çok amel, irca ehli katında aslen küfür olan ameller değildirler. Beşeri sistemlerle amel etmek, Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, beşeri sistemleri desteklemek ve korumak adına icra edilen vazifeleri üstlenmek, şeytan ürünü lanetli kanunlara itaat etmek, tağutlara muhakeme olmak gibi bir çok eylemin küfür olduğu gerçeği apaçık bir şekilde karşımızda dururken şüphe ehli öncelikle bunların küfür olmadığını iddia etmiş ve bu iddialarını delillendirebilme adına vahyi esasları, alimlerin kavillerini, usule dair mukarrer kaideleri ve hatta lugati bile tahrif etmişlerdir. Tüm rasullerin ortak tebliği olan tevhid sadece ama sadece Allah’a ibadet etmeyi ve bunun sonucunda da Allah’ın indirdiği ile hükmederek Allah’ın katından gelmeyen beşer mahsulü kanun ve yasalarla hayat bulan sistemleri reddetmeyi gerekli kılarken şeytanın havarileri olabildiğince açık ve net bir şekilde Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın kitabında yer bulan bu esasa dair sarih ayetlere sırt çevirmişler ve konu ile hiçbir ilgisi olmayan ayetlerle ya da siyerden, tarihten, alimlerin kavillerinden yaptıkları fasid çıkarımlarla gerek demokrasiyle ve gerekse diğer beşeri sistemlerle amel etmenin küfür olmadığını, sahibini İslam dininden çıkarmadığını iddia etmişlerdir.

Onların devamlı surette dillerine doladıkları Yusuf (aleyhisselam)‘ın kıssası bu noktada en büyük delilleridir. Yine İslami bir ıstılah olan Şûrâ’yı demokrasiye benzetmeleri, maslahat şüphesi, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in hılful fudul anlaşmasına katılması ve buna benzer delilleri, aslen küfür olan beşeri sistemlerle amel etmenin, küfür olmadığını ispat edebilme adına ortaya attıkları şeytan ürünü şüphelerinden bazılarıdır.

Onlar beşeri sistemlerle amel etmenin küfür olmadığını iddia ettikleri gibi, aynı zamanda Allah’ın indirdiği ile hükmetmemenin, beşeri sistemlere destek vermenin, onlara yardım etmenin, onların hükümleriyle muhakeme olmanın küfür olmadığına dair de (yaptıkları tahrifler sonucu) deliller getirmeye çalışmışlardır.

Maide Suresi’nin 44. ayetinin tefsirine dair İbn-i Abbas’tan nakledildiği iddia edilen “Bu küfrun dışında bir küfürdür” sözünü dillerinden hiç düşürmemeleri, onların bu konudaki delillerinin başını çekmektedir. Kimi zaman Habeş kralı Necaşi veya Firavun’un sarayındaki mü’min adam örneğini göstererek, kimi zaman da takiyye, himaye, zaruret, şûrâ gibi İslami kavramları çarpıtarak, şüphelerini ispatlamaya çalışmaktadırlar.

İrca ehli aslen küfür olan bir amelin küfür olmadığını ispatlama noktasında çaresiz kaldığı zaman hemen şerit değiştirerek, aslen küfür olan bir ameli işleyen kimsenin tekfir edilemeyeceği yönünde şüpheler ortaya atmaya çalışırlar. Bu noktadaki şüphelerinin başını “La İlahe İllallah dedikleri, namaz kılıp oruç tuttukları halde insanları nasıl tekfir edersiniz?” sözleri çekmektedir. Yine “Yöneticiler Allah’ın indirdiğini inkar etmiyorlar” ya da “Yaptıkları günahları helal görmüyorlar” şeklindeki itirazları, apaçık bir şekilde küfre girmesine rağmen bu küfür amellerini işleyen kimselerin kafir olmayacağı yönündeki hezeyanlarını meşrulaştırma gayretlerinin bir neticesidir. Bu noktada dillerinden düşürmedikleri delilleri ise Hatıb bin Ebi Belta hakkında ve Kab bin Eşref’e suikast düzenlenmesine dair gelen rivayetlerdir. Yine Ömer (ra)’ın kıtlık döneminde hırsızların elini kesmemesi hâdisesi, Haccac ve Me’mun’un tekfir edilmemesi onların bu konuda zihinleri bulandırma maksadıyla ortaya attıkları şüphelerin en meşhurlarıdır.

Günümüz tağutlarının küfrünü gizlemeyi kendilerine düstur edinmiş olan irca ehli, yukarıda saydığımız delilleri kullanarak “tağutların işledikleri amellerin küfür olmadığı ve sahibini kafir yapmayacağı” yönündeki iddialarını ispatlayamadıklarında eşine az rastlanır bir yüzsüzlük sergileyerek onların (tağutların ve yardımcılarının) cehaletlerinin kendileri için mazeret olduğu iddiasına sarılırlar. Cehaletin mazeret olduğunu ispat edebilme adına devamlı surette dillendirdikleri delilleri ise Zatu Envat Hâdisesi, Havarilerin Kıssası, Kül Hadisi gibi direk olarak konu ile hiçbir ilgisi olmayan delillerdir. Onların hayâsızca, naslara karşı edep ve ahlaktan bütünüyle uzak bir şekilde ortaya attıkları şüphelerin en büyüğü ise İbrahim (aleyhisselam)‘ın kıssasıdır.

Şüphe ehli gerek diğer konularda gerekse “Cehalet Özrü” konusunda günümüz tağutlarının küfrünü gizleme çabası verirken çok büyük bir çelişki sergilemektedirler. Örneğin; ölülerin kabrine giden, onlardan istimdatta bulunan, onlara seslenerek yardım ve hacet dileyen sıradan bir vatandaş, irca ehline göre şirk fiili işlemiştir. Ancak bu kabir devlet büyüklerinden birisinin kabri olursa ve giden de devlet yetkilisi olursa bu amel şirk değildir. Sahibi de doğal olarak müşrik değildir. Açık şirk amellerini işleyen devlet adamlarının tekfiri konusu açıldığı zaman ilk olarak söyledikleri “Bir amelin küfür olabilmesi için o amelin küfre delaletinin kat’i olması gerekir. Eğer bir amelin küfre delaleti ihtimalli ise kişi onunla tekfir edilmez” derlerken “Cehalet Özrü” konusunda getirdikleri bütün delillerin ya aslen küfür olmadığı yahut da küfre delaletinin zanni olduğu gerçeğini ört bas ederler. Şöyle ki;

Muaz b. Cebel Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘e secde etmiştir. 14 asırlık İslam tarihinde bu hadise dair açıklamalarda bulunan bütün İslam âlimleri bu amelin ibadet secdesi olmadığını açıkca belirtirken irca ehli Muaz bin Cebel’in amelini küfür ameli görmüştür. Ancak devlet büyüklerinin kabrinde kıyamda durmak, saygıyla tazimde bulunmak irca ehli katında küfür değildir. Zira yapılan amelin küfre delaleti zannidir(!)

Hz. İbrahim gök cisimlerinden için “Bu benim Rabbimdir” demiştir. (Şaz görüşler bir tarafa) Müfessirler, Hz. İbrahim’in bu sözünün tahkir, aşağılama ya da istifhami inkarî tarzında bir söz olduğunda ittifak etmiş olmalarına rağmen irca ehline göre bu sözler kesin küfür olan sözlerdir. Ancak bir başbakanın “Biz Laikliğin yılmaz bekçileriyiz” sözünün küfre delaleti zannidir(!). Zira belki başbakan “İslam dinini her önüne gelenin istismar edeceği bir din yapmayacağız” şeklinde bir laiklik anlayışını kastetmiş olabilir. Bundan dolayı bu sözün küfre delaleti kat’i değildir ve sahibi tekfir edilemez.

İrca ehlinin günümüz tağutlarının küfrünü gizleyebilme adına sergiledikleri bu iğrenç tutum, okuyucu tarafından Allah’ın izniyle kitabımızın ilerleyen sayfalarında daha net görülecektir. Ancak bizim burada anlatmaya çalıştığımız; bu kimselerin tağutlarını koruyabilme adına gösterdikleri hayâsız tavırlardır. Tağutlarına kâfir dememe adına Rasulullah’ın en âlim sahabilerinden biri olan Muaz bin Cebel’i, Allah’tan başkasına secde edilmesinin küfür olduğunu bilemeyecek kadar cahil bir kimse yerine koyarlar. En çok hadis rivayet eden, evinde bizzat vahyin inişine şahid olan Rasulullah’ın pak ve âlim zevcesi Hz. Aişe de irca ehline göre Allah’ın ilminden şüphe içindedir(!)

İrca ehli kendi fasid akîdelerini ispat etme adına İbrahim (aleyhisselam)‘a, sahabilere küfür fiilleri işletmekle kalmamış, aynı iğrenç tutumlarını davetçi Müslümanlara karşı da göstermişlerdir. 

İrca ehline göre, büyük şeytan ABD’nin İslam topraklarına girmesinde en etkili görevi üstlenen, dünyanın İslam’a düşman tüm kâfirlerini kendisine dost edinen, tağutların askerlerinin mescidi harama girmesine (apaçık haram olmasına rağmen) cevaz veren Suud Kral’ı, mutlak surette itaat edilmesi, tâbi olunması gereken bir Kral’dır. Ancak bu Kral’ın yapmış olduğu fiillerin küfür olduğunu söyleyen, dünyanın dört bir tarafında İslam düşmanları ile savaşan Müslümanlar, harici ve tekfircidir. Yakalanmaları, öldürülmeleri, hapsedilmeleri, devlete şikâyet edilmeleri vâcibdir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfir değildir. Yaptıkları cürüm en fazla küçücük (!) bir küfürdür. Ancak Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen tağutları apaçık ayetin zahirine göre tekfir eden Müslümanlar, tağutların kendisidir. Onlar haricidir. Hariciler de kâfirdir.

Kendilerine “Ancak Hz. Ali Haricileri tekfir etmemiştir. Hatta cumhur âlimler de Haricileri tekfir etmemiştir” dediğiniz zaman size verecekleri cevap şudur:

“Hz. Ali hata etmiştir. Cumhur ulema da hata etmiştir. Zira hadisin zahiri varken kimsenin sözü ile amel edilmez, Allah ve rasulünün sözünün önüne geçilmez.”

Bu sözlerinin hemen akabinde kendilerine şu soruyu yöneltiyoruz:

“Allah (Subhanehu ve Teala) Maide Suresi’nin 44. ayetinde oldukça sarih bir şekilde kendi hükmüyle hükmetmeyenlerin kâfir olacağını söylemektedir. Ayetin zahiri bunu göstermektedir. Siz ise ayetin zahirini bırakıp İbn-i Abbas’ın kavli ile amel etmektesiniz. Bunun sebebi nedir?”

İrca ehlinden gelen cevap ise şudur:

“Sen İbn-i Abbas’tan daha mı iyi bileceksin. İbn-i Abbas bu küfrün büyük küfür olmadığını söylemiştir. Hem müfessirlerin cumhuru da bu kanaattedir.”

İrca ehlinin iki konuda iki farklı tutum sergilemesinin altında yatan etken kendilerine verilen görevi hakkıyla icra etme çabasından başka bir şey değildir. Onların bütün oturumlarını ve sohbetlerini “Cehalet Özürdür” “Tekfir Fitnesi” gibi konulara adamaları ancak bugüne kadar bir kere dahi olsa “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme fitnesi”, “Allah’ın haram kıldıklarını serbest bırakma fitnesi” şeklinde bir konuyu dillerine dahi almamalarının sebebi de tağutlarını koruma ve müdafa etme çabalarının bir gereğidir.

Cehalet sevdalısı çevrelerin “Cehalet Özrü” konusunda en hileli tavırlarından bir tanesi de şudur: Onlar, cehalet özrü konusuna başladıkları zaman ilk olarak şu cümleyi kullanırlar.

“Cehalet mazerettir. Ancak bu her zaman her yerde ve herkese değildir.”

Bu sözler her ne kadar kısmen doğru olsa da onlar bu sözlerinde zerre kadar samimi değildirler. Genel olarak konuşmaya başladıklarında cehaletin bazı durumlarda ve bir takım özel şartlar altında mazeret olduğunu dilleri ile ikrar etmelerine rağmen meseleyi fer’i noktalara indirdiğiniz zaman onların nazarında herkes cehaleti sebebi ile mazurdur. Kişinin cehaletinin neden kaynaklandığı onlar için önemli değildir. Bilgi imkânına sahip olan da olmayan da, cahil de âlim de, dinin zaruretlerinden olan bir konuda cahil olan da, dinin fer’i konuları hakkında cahil olan da onların katında mazurdur. Hatta Allah’ın indirdiklerine sırt çevirerek beşeri kanunları din edinen bir başbakan ya da cumhurbaşkanı dahi cehaleti sebebi ile mazurdur. İşte özellikle cehalet özrü konusunda günümüz irca ehlini Şeyh Ebu Basir’in ifadesi ile “Kendisine verilmeyeni yiyen, önce bir şey söyleyip sonra onu unutan obur insanlara” benzetebilirsin. 

Kendisiyle konuştuğum bir Mürcie Şeyh’i sufi akımının liderlerinden bir tanesini tekfir etmediğini söyleyerek bunun sebebini cehalet özrüne bağlıyordu. Hâlbuki bahsettiği kişi en az 40 yıldır İslam ilimleri ile uğraşıyor, her hafta Cuma günü teberrüken İmam Buhari’nin Sahihi’ni baştan sona kadar bir kere okuyordu. İşin aslı cehaleti sebebi ile mazur görülen kimse ilmi noktada Mürcie Şeyh’inden çok daha âlimdi. Aynı taife zerre kadar Allah’tan hayâ etme duygusu taşımaksızın topluma “Cahil kalın ve kurtulun” dercesine “Cehalet Özürdür” şeklinde kitaplar basabiliyordu. İşin en gayri ahlakî boyutu ise tercüme ettikleri kitabın orijinal isminin “Cehalet Özürdür” şeklinde olmaması idi. Aslında bu durum muasır Mürcie’nin mensupları adına çok da şaşılacak bir durum değildir. Zira Allah’ın indirdiği nasları dahi tahrif eden bir zihniyetten basit bir kitabın ismini tahrif ederek okuyucularına sunması her zaman beklenilebilecek bir tutumdur.

Yine bir başka Mürcie Şeyh’i bu konuda kendisine gönderdiğimiz âlimlere ait kavilleri ilk başta “Bunları kendileri uydurmuşlar. Verdikleri kaynaklarda âlimlerin böyle sözleri yer almıyor” diyerek belgeleri bir kenara fırlatmış, arkasından aynı kavillerin âlimlerin eserlerinden bire bir orijinallerinin fotokopilerini gönderdiğimizde “Tercümeleri yanlış. Burada böyle bir şey demiyor” diye hiddetlenmiş ve “Oy atılmaz diyenlerin kendisi tağuttur” diyerek tam bir belamlık örneği sergilemiştir. Artık bu noktada cehalet heveslisi günümüz Mürcie’sine tek bir kelime dahi anlatmak kanaatimizce mümkün değildir. Bu kimseler artık bütünüyle uyarılsa da uyarılmasa da iman etmeyecek konuma gelmişlerdir. Ancak her zaman olduğu gibi bizim sözlerimiz gerçekten saf ve ihlâs üzere hareket eden ancak bu sapkın taifenin tahriflerine kanan kimselere yöneliktir. Bundan dolayı daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi bizim bu konuda muhatap aldığımız kitle aslen şüpheleri ortaya atan şeytanın havarileri değil, bu şüpheler vesilesiyle kandırılan kimselerdir.

Cehalet özrünün özelde Türkiye’de genelde ise tüm Arap dünyasında hararetle tartışılmasının ve özellikle malum kitlenin cehaleti temel olarak özür kabul etmesinin vahim sonuçlarına dair Ebu Yusuf Midhat b. Ferrac’ın şu tespitleri gerçekten oldukça yerindedir:

“Artık durum öyle bir hale gelmiştir ki, bu kimselere göre kişi manasını bilmese, gereğiyle amel etmese de, şirkten soyutlanıp onu terk etmese bile sadece kelime-i şehadeti söylemesi sonucunda Müslüman olur. İşte bu kısır düşünceden dolayı bugün yeryüzünde şirk ve müşrik fırtınası esmeye başlamıştır. Doğal olarak cehalet de her tarafı kaplamıştır. İlim, özellikle de her şeyin özü olan tevhid ilmi neredeyse ortadan kalkmış gibidir. Bu yanlış düşünceden şu kanaat hâsıl olmuştur: Sanki cehalet ilimden daha hayırlıdır. Çünkü buna göre şehadet kelimelerini telaffuz eden kimse bunu söyledikten sonra,  onu söz ve amelleriyle yalanlasa da, kabirlere tapınsa da, bolluk ve sıkıntı anında ölülere sığınsa da, onları, Allah’ı sever gibi sevse de, tağutların hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etse de bununla sorumlu değildir. Çünkü o cahildir. Bu cehaleti sebebiyle de mazurludur. Şayet bu cehalet ve şirki üzere ölecek olursa artık er veya geç cennet ehli olacak bir Müslüman’dır. Fakat bu kişiye delil sunulur, hüccet ikame edilir ve ilim sahibi olarak cehaleti ortadan kaldırılırsa işte bu kişi, söz gelimi yukarıdaki şirklerden arınmaz ise o kâfirlerden olur. Şayet bu hal üzere ölürse cennete girmesi haram olur. (O halde en doğrusu bu kimseyi uyarmamaktır. Zira cehalet onun için daha hayırlıdır.) Bilindiği gibi insanların çoğu kötülüklerden arınma noktasında emir ve yasaklara uymamaktadırlar.”

Ey okuyucu kardeşim! Tüm bu anlattıklarımız haddi aşmamızdan ve düşmanımız olan bir kavme adaletsizlik yapmamızdan kaynaklanmamaktadır. Sen onların sohbetlerini, makalelerini, kitaplarını incelersen Allah’a yemin olsun ki bu söylediklerimize bire bir şahit olacaksın. Bunlar yıllar boyunca karşılaştığımız şüphe ehlinin genel tutumlarına dair kısa notlardır. Bunları sana yazdım ki onları iyice tanıyasın ve kendini şeytanın havariliğine soyunan bu sapkın topluluktan koruyabilesin. Allah seni ve bizleri şeytanın dostlarının fitnelerinden emin kılsın. (Allahumme Amin)

 

 

 


Konu hakkında yazılmış en güzel ve ciddi çalışmalardan bir tanesi Ebu Yusuf Midhat b. Hasan Ali Ferrac’ın “İslam Hukuku Acısından Cehalet Kavramı” isimli eseridir. Bu kitap konu hakkında yeteri kadar bilgi vermektedir. Bununla beraber Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi “Cehalet Özrü” konusunu “Tağutların Destekçileri Hakkındaki Şüphelerin Giderilmesi” ismiyle tercüme edilen eserinde ve “Tekfirde Hatalardan Sakındırma” isimli eserinde “Cehalet” başlığı altında ele almış ve açıklamıştır. Konuya dair diğer önemli çalışmalardan bir tanesi de Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in “El-Camiu Fi Talebil İlmiş Şerif” isimli eserinin bir bölümü olan “Cehalet Özrü” risalesidir. Tüm bu eserlerde “Cehalet Özrü” konusu tüm detayları ile ele alınmıştır. Dileyen okuyucularımızın bu eserlere başvurmalarını tavsiye ederiz.

 

Türkiye’de şüphe ehlinin en meşhurlarından bir tanesinin “Sen evinde Allah’ın indirdiği ile mi hükmediyorsun? Evinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmediğin zaman kafir mi oluyorsun?” şeklinde bir çıkarımla günümüz tağutlarını kurtarmaya çalışması onların lugatı dahi nasıl tahrif ettiklerinin en güzel örneklerinden bir tanesidir. Kendisine “Allahu Tealâ -Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse- buyuruyor yoksa -Kim Allah’ın indirdiği ile amel etmezse- buyurmuyor. Senin fertlerin evlerindeki davranışlarını hükmetmek olarak isimlendirmen lugatı tahrif etmektir” dediğimizde ise bize sadece “Bu senin uydurmandır” diye cevap verebilmişti. Halbuki bu benim uydurmam değildi. Şeyh hazretleri(!)”hakeme” kelimesinin anlamını öğrenme adına  herhangi bir sözlüğe bakma ihtiyacı hissetseydi asıl uyduranın kendisi  olduğunu görecekti.

İslam Hukuku Acısından Cehalet Kavramı, sy: 20.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Tevhidin Aslı ve Cehalet Özrü – Murat GEZENLER

16/05/2009 at 12:19 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , )

 

Allah (Subhanehu ve Teala) insanı ancak kendisine ibadet etmesi için yarat­mıştır:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (51, Zariyat/56)

İnsanın yaratılış gayesi Allah’a ibadet etmek, diğer bir ifa­deyle ibadette Allah’ı tevhid etmektir. İnsanoğlu bu hedefi ye­rine getirme uğruna yaratılmış, tüm rasuller insanlara bu gayeyi tebliğ etme adına gönderilmiş ve yine tüm kitaplar bu amacı te­sis etmek üzere indirilmiştir. Bu noktada oluşacak cehaletin te­mel hedeften sapmaya yol açacağı ise malumdur. O halde insa­nın sadece Allah’ı tevhid etmek üzere yaratılması gerçeği bu noktada oluşacak bir cehaletin elbette sahipleri için mazeret olmadığını ortaya koymaktadır. İşte bu nedenle İslam âlimleri açık, net ve hiçbir kapalılığa yer vermeyecek bir şekilde bu nok­tada meydana gelebilecek bir cehaletin sahibi için hiçbir zaman özür teşkil etmeyeceğini belirtmişlerdir. Daha önce de değin­diğimiz gibi cehalet engelinin incelendiği tüm usul kitaplarında temel olarak sabit kaideler dile getirilerek konuya başlanmış ve bu noktada cehaletin hiçbir durumda sahibi için mazeret olma­yacağı ilk hal olarak tevhidin aslı, Allah’a ve ahiret gününe iman ve buna benzer konular zikredilmiştir. El-Mevsuatul Fıkhıyyetul Kuveytiyye isimli eserin “Cehl” maddesinde konuya dair ol­dukça geniş bilgiler verilmiş “Cehalet iki kısımda incelenir. Bunlardan ilki sahibi için hiçbir durumda özür olmayan ceha­lettir” denilerek temel meselelerde cehaletin mazeret olmadığı vurgulandığı gibi Kur’an’ın açık nassına, meşhur sünnete ve icmaya muhalif hususlarda da cehaletin sahibi için bir özür teş­kil etmeyeceği belirtilmiştir.

Aynı şekilde Pezdevî, cehaleti dört kısımda incelemiş, sa­hibi için hiçbir zaman özür teşkil etmeyen cehaletin Allah’a iman ve buna dair konularda olduğunu söylemiştir.

Beyazızade, İmam Ebu Hanife’nin itikadi görüşlerini topla­dığı”el-Usulu-l Munife Li İmam Ebu Hanife” isimli eserinde ko­nuya dair şunları söylemektedir:

“Allah (Subhanehu ve Teala) Peygamber göndermemiş olsaydı dahi insanla­rın kendi akılları ile Allah’ı bilmeleri gerekirdi. Hiç kimse, yara­tıcısını bilmemekten dolayı mazur sayılamaz. Çünkü herkes gökleri, yeri ve kendisini kimin yarattığını sezecek yetenektedir. Bir kişi tevhid ilminin inceliklerinden bir şeyi anlamakta zorluk çekse, bir âlime soruncaya kadar Allah katında doğru olan ne ise onun hak olduğuna inanması gerekir. Sormayı erteleyerek te­reddüt içerisinde kalması caiz değildir. Zira daimi tereddüt kü­fürdür.”

Allah (Subhanehu ve Teala)‘yı ortağı olmayan tek rab olarak bilmek ve O’nu tevhid etmek hususunda kişilerin hiçbir şekilde özür sahibi olamayacağının en sarih delillerden birisi şu ayeti kerimedir:

 “Bir de Rabbin Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyet­lerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» dediği vakit «Elbette Rabbimizsin, şa­hidiz» dediler. (Bunu) kıyamet günü «Bizim bundan haberimiz yoktu» demeyesiniz diye (yapmıştık). Yahut «Atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesildik. Şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin» demeyesiniz diye (yapmıştık). Ve işte biz âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz ki, belki dönerler.” (7, Araf/172-174)

Allah (Subhanehu ve Teala) insanoğlunu yeryüzüne göndermeden önce bu ahdi almış, insanoğluna “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş, o da “ Elbette Rab­bimizsin, şahidiz” şeklinde cevap vermiştir. Böylece Allah ile insanoğlu arasındaki ahid tamamlanmıştır. Allah (Subhanehu ve Teala) bu şahitliğin se­bebini ise ayetin açık ifadesi ile iki sebebe dayandırmıştır. Bun­lardan ilki, kişilerin Allah’ın rabliğinden cehalet içinde kalmaları özrünün iptal edilmesi, diğeri ise ataları taklid sonucu sapkınlığa düşme özrünün iptal edilmesidir. Artık insanoğlunun bundan sonra cehalet ya da taklid gibi bir mazerete tutunması mümkün değildir.

Ayetin açık ve net ifadesi Allah (Subhanehu ve Teala)‘yı ortağı olmayan tek rab olarak bilmek ve O’nu tevhid etmek konularında kişilerin cehalet ve taklid mazeretini iptal etmekte, insanlara böyle bir kapıyı kapatmaktadır. Nitekim ayetin bu noktayı oldukça sarih bir şekilde ifade etmesi müfessirlerin hemen hemen tamamını söz birliği etmişcesine aynı noktaya vurgu yapmaya sevketmiştir. Ayete dair müfessirlerin görüşleri aşağıdaki şekil­dedir:

İbn-i Cerir et-Taberi: “Yani sizler kıyamet gününde «Bi­zim böyle bir şeyden haberimiz yoktu. Bizler bunu bilmiyorduk ve gaflet içinde idik. Atalarımız da daha önceden şirk koşuyor­lardı. Biz ise onlardan sonra gelen bir nesiliz. Biz onların yoluna uyduk. Onların şirk koşması ve bizim de cehaleten onların yo­luna uymamız sonucu bizi helak mi edeceksin» demeyesiniz diye sizden böyle misak aldık.”

İbn-i Kesir: “Bu şahit tutmaktan maksadın, onların tev­hide yatkın yaratılmaları olduğuna dair delillerden biri de; Al­lah’ın bu şahit tutmayı, şirk hususunda onlar hakkında bağlayıcı bir delil (hüccet) kılmış olmasıdır. Bu misak ise onlar hakkında müstakil bir hüccet kılındığına göre üzerinde yaratıldıkları fıt­rat, tevhidi ikrar etmeye yatkın bir fıtrattır. Bu nedenle kıyamet günü biz tevhidden gafildik diyemezsiniz.”

Kurtubi: “Bununla beraber tevhid hususunda mukallidin ileri sürebileceği hiçbir mazereti yoktur.”

Fahreddin er-Razi: “Netice olarak diyebiliriz ki Allah (Subhanehu ve Teala) onlardan bu sözü alınca artık onların bu kadarcık bir maze­rete tutunmaları imkânsız olur.”

Şevkani: “Bunu yaptık ki, mazeret olarak gafleti öne sür­meyesiniz. Yahut şirki kendiniz yerine atalarınıza nispet edip bunlardan biri yahut ikisi ile kendinizi mazur görmeye çalışma­yınız.”

İbn-i Kayyim el-Cevziyye:  “Allah (Subhanehu ve Teala) burada müşrikle­rin mazeretlerini yok eden iki delil serdetmektedir.

1- Şüphesiz biz bundan gafildik dememeleri için… Burada bu ilmin fıtri ve zaruri olduğunu ve her insanın onu tanıması ge­rektiğini beyan ediyor. Bu da başıboşluğun geçersizliğine ait Allah’ın bir hüccetini, dahası yaratıcının ispatına yönelik ifade­lerin zaten fıtri ve zaruri bir bilgi olduğunu kapsıyor. Bu ise başı­boşluğun geçersiz olduğuna dair bir hüccettir.

2- Atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin? Müşrik olan babalarımızın, yani bizim dışımızdakilerin suçuyla mı bizi cezalandıracaksın. Biz mazuruz. Şirk koşanlar atalarımızdır. Biz ise onlardan sonra gelme nesilleriz. Kaldı ki yanımızda onların hatalarını beyan edecek bir şey de yoktu.

 Böyle iken bu kişi gene de başıboşluk ve şirkten dolayı ma­zur sayılmamaktadır. Aksine müstehak olduğu azab kendisi için geçerli olmaktadır.”

 “Misak ayetiyle ilgili bu nakillerden sonra artık delaletinde muhkem ve kesin olan bu naslardan sonra başka bir nas’a ihti­yaç kalır mı? Bu delilden sonra başka bir delile gerek var mıdır? Bu açıklamalardan sonra başka bir açıklamaya ihtiyaç var mı­dır? Şüphesiz ki bahsi geçen müfessirler bu ayetin, şirk konu­sunda müstakil bir delil olduğunda ittifak etmişlerdir.

Bunun gibi şüphesiz kendisiyle tevhidi öğrendikleri akıl, şirkin geçersizliği noktasında bir delil olup bu noktada bir elçiye bile ihtiyaç bırakmaz. Esasen bu haliyle, onlara azabı hak ettiren sebep de gerçekleşmiş olur. Ne var ki Allah’ın her şeyi kapsayan rahmetinin kemalinden dolayı azap, nebevi mesajın ulaşmasına bağlanmıştır. Misak ayeti, Ademoğlu’nun Allah’tan başkasına ibadet hususunda sarılabileceği her çeşit özrü ortadan kaldır­maktadır.”

İnsanoğlundan alınan bu misak onun tüm özürlerini orta­dan kaldırmakla birlikte Allah (Subhanehu ve Teala) bununla beraber insanlar aynı özürlere sarılmasınlar diye bu misakı hatırlatan Rasuller göndermiştir.

“Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gön­derdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah‘a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (4, Nisa/165)

Her ne kadar oldukça ciddi ihtilaflar olsa da genel olarak İslam alimlerinin kabul ettiği görüş Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın insanoğlun­dan almış olduğu bu misak rasullerin tebliği ile tamamlanmak­tadır. Bundan dolayı Allah (Subhanehu ve Teala) insanlara bu misakı hatırlatan rasuller göndermiştir. “Allahu Tealâ kitaplarını indirmiş, Rasullerini müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermiş ve hiç kim­senin bir mazereti kalmaması için onlara sevdiği ve kötü gör­düğü şeyleri beyan etmiştir.”

“İnsanlar «Ya Rabbi sen bize ne bir rasul gönderdin ne de bir kitap indirdin» demesinler diye Allah (Subhanehu ve Teala) rasullerini gön­dermiştir.”

Ve son olarak Allah (Subhanehu ve Teala) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘i göndermiş, ken­disine ayetlerini vahyetmiş ve kitabını kıyamet gününe kadar koruma altına almıştır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risalet ile görevlendi­rilmesinin ve kendisine Kuran’ın vahyedilmesinin temel se­beplerinden en önemlisi de hiç şüphesiz insanlara Allah’ın almış olduğu misakı hatırlatmak ve onların mazeretlerini bütü­nüyle ortadan kaldırmaktadır. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:

İşte bu Kur‘an bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uya­rayım diye vahyolundu.” (6, En’am/19)

Bu ayet gereği Kur’an ulaştığı her kimse için misak hücce­tini tamamlar niteliktedir. Kuran’ın ayetlerinin kendisine ulaş­tığı kimse için artık hiçbir mazeret kalmamış, misak hücceti risalet hücceti ile tamamlanmıştır. Bundan dolayı İslam âlimleri Kuran’ın insanlara ulaşmasını risalet hüccetinin tamamlanması olarak tefsir etmişlerdir:

“Her kime Allah’ın kitabından bir ayet ulaşacak olursa, o kimseye Allah’ın emri ulaşmış demektir. O kimse ister bununla amel etsin isterse de etmesin durum değişmez. Mukatil «Cinden olsun insanlardan olsun Kur’an kime ulaştı ise onun için bir uyarıcı ve korkutucudur demiştir. Yine aynı şekilde Kurazî «Her kime Kur’an ulaşırsa o kimse tıpkı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘ı görmüş ve Kuran’ı O’ndan işitmiş gibi olur» demiştir.”

Sonuç olarak Allah (Subhanehu ve Teala) insanoğlundan misak almış, onu İslam fıtratı üzere yaratarak dünyaya göndermiştir. Bununla be­raber aldığı misakı hatırlatan rasuller göndermiştir. Artık rasullerin tebliği ile hüccet tamamlanmıştır. Rasullerin tebliği kime ulaşmış ise artık o kimse için Allah’ı birleme noktasında hiçbir özür yoktur.

 

 

 

 


Vermiş olduğumuz ayeti birçok âlim “…ancak beni birlesinler” şeklinde tefsir etmişlerdir. Nitekim İmam Buhari Kitabu-t Tefsir’de ayeti bu şekilde tefsir eden âlimlerdendir. Bagavî tefsirinde bu ayet hakkında bazılarının “…ancak beni birlesinler” şeklinde tefsir ettiğini söyledikten sonra şöyle demiştir: “Nitekim mü’min gerek zorluk gerek rahatlık anında Allah’ı tevhid ederken kâfirler sadece sıkıntı ve ihtiyaç anında Allah’a ibadet ederken kendilerine nimet verilerek rahata kavuştukları zaman Allah’a ibadeti terk ederler. (Mealimut Tenzil, 7/381.)

 

 

El-Mevsuatu-l Fıkhıyyetu-l Kuveytiyyeh, 1/5655.

Usulul Pezdevî, 14/101; Keşful Esrar, 9/41.

El- Usulu-l Munife Li İmam Ebu Hanife, sy:39.

Camiul Beyan, 13/251.

Tefsiru Kur’anil Azim, 3/503.

El-Camiu Li Ahkam, 7/315.

Mefatihu’l Gayb, 11/145.

Fethul Kadir, 3/117.

Ahkamu Ehli-z Zimme, 2/527-570.

Ebu Yusuf Midhat b. Hasan Ali Ferrac, İslam Hukuku Açısından Cehalet, sy:56-57.

İbn-i Kesir, Tefsiru Kur’anil Azim, 2/475.

Begavî, Mealimu-t Tenzil, 2/312.

Kurtubî, El-Camiu Li Ahkâm, 6/399.

Teklif için ikame-i hücce şartı kitabımızın ikinci bölümünde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Şirk ve Cehalet Özrü – Murat GEZENLER

16/05/2009 at 12:18 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , )

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi insanoğlunun yaratılmasında temel gaye ibadette Allah’ı tevhid etmesi, diğer bir ifadeyle Al­lah’a şirk koşmamasıdır. Yaratılışın gayesinin Allah’a şirk koş­mamak olduğu gerçeği, temel gayeyi iptal edebilecek her türlü özrün muteber olmadığının bir göstergesidir. Bundan dolayı Allah (Subhanehu ve Teala) iki ayette kendisine şirk koşulmasını asla bağışlama­yacağını bildirmiş, diğer bir ayette ise tüm rasullere Allah’a şirk koşan bir kimsenin bütün amellerinin boşa gideceğini vahyetmiştir.

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağış­lamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir gü­nah işleyerek iftira etmiş olur.” (4, Nisa/48)

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Al­lah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (4, Nisa/116)

“Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere «Eğer Allah‘a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette zi­yana uğrayanlardan olursun» diye vahyedildi.” (39, Zümer/65)

Yukarıda vermiş olduğumuz ayetler açık bir şekilde Allah’a şirk koşan bir kimsenin affedilmeyeceğini, tüm Rasullere bu esasın vahyedildiğini ortaya koymaktadır. Nassın bu şekilde delaleti kat’i, açık ve zahir olması neticesinde tüm İslam âlimleri Allah’a şirk koşan kimsenin müşrik olarak isimlendireleceğini hiçbir kapalılığa yer bırakmaksızın ifade etmişlerdir. Ayeti “An­cak cehaleten şirk koşanlar bundan müstesnadır” şeklinde tah­sis eden çevrelerin bu ayeti tahsis eden bir delil getirmeleri ge­rekmektedir. Zira ayetlerin umum ifadesi şirkin insanlar için affedilmeyecek bir amel olduğunu ve bu gerçeğin tüm rasullere vahyedildiğini ortaya koymaktadır. “Allah tarafından hiçbir şe­kilde affedilmeyecek şirk bilerek yapılanlardır. Cehaleten Al­lah’a şirk koşanlar ise bu genel hükümden istisna edilmişlerdir” şeklinde ayeti, delalet açısından sahih olmayan delillerle tahsis edenler Allah’ın dini adına nefislerinden kaynaklanan bir hü­küm ihdas etmektedirler ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in buyurduğu üzere böyle bir hüküm merdut olmaktan hali değildir.

İslam âlimleri Allah (Subhanehu ve Teala)‘ya şirk koşan kimselerin risalet hüccetinden önce de sonra da “müşrik” olarak isimlendirileceği noktasında ittifak etmişlerdir. Bu noktada ihtilaf rasullerin teb­liğine hiçbir şekilde muhatab olmayan kimselerin kıyamet gü­nünde Allah tarafından cezalandırılıp cezalandırılmayacağı ko­nusudur ki, bunun bizim konumuz ile ilgisi yoktur.

Allah’a şirk koşan kimselerin “müşrik” olarak isimlendiril­diği ve bu noktada cehaletlerinin hiçbir şekilde göz önüne alın­madığı gerçeğinin en önemli delillerinden bir tanesi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce yaşayan kimselerin “müşrik” olarak isimlendirilmesidir. Önemine binaen burada konuya dair bazı bilgileri hatırlatmakta fayda vardır.

Bilindiği üzere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce insanlar açık bir şekilde Allah’a şirk koşmakta idiler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in si­yerine dair yazılmış eserlere baktığımız zaman Mekkelilerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce koyu bir cehalet içinde ol­dukları görülmektedir. Onlar İbrahim (as)’ın dinini neredeyse tamamen terk etmişler sadece günümüz toplumlarında olduğu gibi kendilerini bir önceki şeraite nispet etmeleri sebebiyle İb­rahim (as)’ın şeriatinden bir takım ibadetlerle amel etmeye ça­lışmışlardır. Şah Veliyullah Dehlevi “Hücetullahil Baliğa” isimli eserinde Mekke’li müşriklerin dini ibadetleri konusunda şu bil­gileri vermiştir:

 “Cahiliye döneminde yaşayan müşrikler Allahu Tealâ’nın, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan şeyleri yaratmada, bü­yük işleri idare et­mede herhangi bir ortağının olmadığına inanı­yor­lardı. Güzel inançlarından bir tanesi kadere iman etmekti. Allahu Tealâ’nın bütün olacakları henüz olmadan önce takdir etmiş olduğuna inanırlardı. Yine Allahu Tealâ’nın kullarını dile­diği şeyle yü­kümlü tuttuğuna, bazı şeyleri haram, bazı şeyleri helal kıldığına, kulları yaptıkları işlerden dolayı hesaba çekece­ğine inanıyorlardı. İbadetle ilgili önem verdikleri konulardan bir tanesi taharetti. Cünüplükten dolayı gusül abdesti almak bilinen adetleri idi. Sünnet olmak, tırnak kesmek gibi fıtrat özellik­leri olan şeyleri yerine getirirlerdi. Abdest almayı Mekkeli Müş­rikler, Mecusiler ve Ya­hudiler bilirdi. Onların ibadetleri ara­sında na­mazda vardı. Ebu Zer Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmeden ve Müslüman olmadan önce de namaz kılıyordu. Ya­hudi, Mecusi ve Araplarca kılı­nan namaz, özellikle saygı ifade eden secde, dua ve zikir gibi fiillerden oluşuyordu.

Cahiliye insanları zekâtı bilirlerdi. Bu meyanda misafirleri ve yolcuları ağırlarlar, zayıf ve düşkünlere yardım ederler, yok­sullara sadaka ve­rirler, sıkıntı içinde olanlara yardım ederlerdi. Fe­cir vaktinden başlayarak güneşin batışına kadar oruç ibade­tini de biliyorlardı. Kureyş müşrikleri, cahiliye döneminde aşure orucunu tutarlardı.

Mescidde itikâfa çekilmeyi de bilirlerdi. Hz. Ömer cahiliye döneminde bir gece itikâfta kalmayı adamış, daha sonra Müs­lüman olduğunda Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yap­ması gerektiğini sormuştu. Kısaca cahiliye dönemi müş­rik­leri her türlü ibadeti biliyorlardı.”

Mekkeli müşrikler bir taraftan Allah’ın rızasına erişme, Al­lah’a kulluklarını sunma adına amellerde bulunurlarken diğer taraftan da Allah’a şirk koşmaktan da uzak dur­mamışlardı. Allah’a yakınlaşmak amacıyla Allah’tan başka mabudlara ibadet etmeleri, melekleri Allah’ın kızları olarak te­lakki etmeleri, onların şirk amel ve itikadlarından sadece bir kısmıdır. Bununla beraber Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce yakın bir dönemde kendilerine bir peygamber gelmiş de değildir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmaktadır:

“Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sı­rada (fetret döneminde) size Resulümüz geldi, gerçekleri açık­lıyor ki, (yarın kıyamet gününde): ‘Bize bir müjdeleyici ve uya­rıcı gelmedi’ demeyiniz. İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah, her şeye kadirdir.” (5, Maide/19)

İbn-i Cerir et-Taberi bu ayet hakkında şöyle demektedir:

Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada… Burada fetret, kopmak demektir. Yani, elçilerin arasının kesildiği bir dö­nemde size hakkı ve hidayeti beyan eden elçimiz gelmiştir.”

Yine aynı ayet hakkında Kurtubi ve İbni Kesir tefsirlerinde, şunlar yer almaktadır:

“Şüphesiz Allah Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘i, elçilerinin arasının ke­silmiş olduğu ve doğru yolun izlerinin kaybolduğu bir dönemde gönderdi. Üstelik bu dönemde dinler bozulmuş, putlara, ateş ve haça ibadet çoğalmıştı. Binaenaleyh bu nimet, olabilecek en iyi nimetti. İhtiyaç zaten umumi idi. Şüphesiz fesad, tuğyan ve ce­halet bütün beldelere yayılmıştı. Din bütün yeryüzü halkı ara­sında karmakarışık bir hâl almıştı.”

“Katade, Hz. İsa (as) ile Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in arasında altı yüz yıl geçtiğini söylemiştir. Mukatil, Dahhak ve Vehb bin Mü­nebbih de bu görüştedirler. İbn’i Sa’d, İbn-i Abbas’tan bu süre­nin beşyüz altmış dokuz yıl olduğunu rivayet etmiştir. Kuşeyri ise bu geçen senelerin ancak sadık, güvenilir bir haberle sabit olabileceğini söylemiştir.”

Elbette Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaleti ile kendisinden önce gönderilen rasulün risaleti arasında geçen fetret döneminin kaç yıl olduğu ancak sadık, güvenilir bir haberle tespit edilebilir. Ancak gerçek olan şudur ki; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin uzun bir süre kesintiye uğradığı bir dönemde gönderilmiştir. Zira bu durum sadık bir haberle, yani vahiy ile sabittir.

Bununla beraber Allah (Subhanehu ve Teala) kitabında açık bir şekilde Mek­keli müşriklerin ve babalarının daha önce bir rasul tarafından uyarılmadıklarını beyan etmiştir:

“Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Gerek ki, hidayeti kabul ederler.” (32, Secde/3)

“Babaları uyarılıp-korkutulmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarıp-korkutman için (gönderildin).” (36, Yasin/6)

Yukarıda vermiş olduğumuz üç ayet Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden hemen önce en azından yakın bir dönemde bir rasulün gönderilmediğini, Mekkeli müşriklerin direk olarak bi­rebir bir rasulün tebliği ile muhatap olmadıklarını göstermekte­dir.

Hatırlanacağı üzere cehalet özrü konusunun mutlak surette cehaletin cereyan ettiği ortam açısından incelenmesinin bir za­ruret olduğunu belirtmiştik. Burada Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in kavminin direk olarak bir rasulün tebliği ile muhatap kalmadığını ortaya koydyuktan sonra o dönemin şartlarını da gözden geçirmemiz gerekmektedir.  Cahiliyye dönemi olarak isimlendirilen bu dö­nem ile ilgili olarak Şeyhul İslam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) şunları söylemektedir:

“Bilinmelidir ki, Cenab-ı Allah’ın Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘i in­sanlığa peygamber olarak gönderdiği sıralarda artık nesli kesil­meye yüz tutmuş bazı kitaplar dışında gerek Arap olanı gerekse Arap olmayanı ile bütün yeryüzü halkı Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın sevgisin­den yoksun kalmış, gazabını hak etmiş durumda idi. O gün in­sanlar başlıca şu iki kısma ayrılıyorlardı:

a. Belirli bir kitaba bağlı olanlar. Bağlandıkları bu kitap ya önemli değişikliklere uğratılarak aslından uzaklaştırılmış veya çok daha önce tümü ile yürürlükten kaldırılmış bir kitap idi. Bu kategoriye girenlerin diğer bir bölümü de kimi kısımları belirsiz ve kimi kısımları terkedilmiş bir takım dinlere inanıyorlardı.

b. İnsanlığın diğer büyük bir bölümünü de Arap olan ve olma­yan, herhangi bir hidayet kaynağından tümü ile yoksun ümmi­ler meydana getiriyorlardı. Bunlar hoşlarına giden ve kendile­rine yarar sağlayacaklarını zannettikleri nesnelere ibadet ediyorlardı. Hangi kategoriden olursa olsun insanların tümü koyu bir cehalet içerisinde yüzüyorlardı.

O dönemlerin bilgi ve amel yönünden en göze batan sima­larının amacı, eski peygamberlerden artakalan kalan fakat şar­latanların ve uydurmacıların ihtirasları ile gölgelenmiş, üstelik doğruları yanlışlarına karışarak belirsiz hale gelmiş bilgi kırın­tılarını toplamaktı. Öyle bir kırıntı ki, ne bir susuzu kandırabilir, ne bir hastaya şifa olabilir, ne de ilahi bir bilginin yerini doldu­rabilir. Çünkü elde edilebilirse bile sapık kısmının oranı, sahih kısmına nazaran kat kat fazla idi. O da elde edilebilirse! Üs­telik bu alanda uzmanları arasında derin görüş ayrılığı ve çatış­malar yüzünden elde edilebilen gerçek bilgi kırıntısını, delil ve gerekçeye dayandırabilmek, imkânsıza yakın derece de zor idi.”

İbn-i Kesir de aynı dönem hakkında şunları söylemektedir:

“Şüphesiz Allah Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)‘i elçilerinin arasının kesil­miş olduğu ve doğru yolun izlerinin kaybolduğu bir dönemde gönderdi. Üstelik bu dönemde dinler bozulmuş, putlara, ateş ve haça ibadet çoğalmıştı. Binaenaleyh bu nimet olabilecek en iyi nimetti. İhtiyaç zaten umumi idi. Şüphesiz fesad, tuğyan ve ce­halet bütün beldelere yayılmıştı. Din bütün yeryüzü halkı ara­sında karmakarışık olmuştu.”

Bu bilgiler ışığında burada şu soruya cevap bulmak konu­muz açısından oldukça aydınlatıcı olacaktır:

Acaba kendilerine en azından yakın bir dönemde Rasul gelmemiş, hiçbir uyarıcının tebliğine muhatap olmamış, elle­rinde sahih bilgiye dair neredeyse hiçbir bilginin olmadığı Mekke toplumu böylesi derin bir cehalet bataklığı içinde Allah’a şirk koşmalarına rağmen cehaletleri sebebi ile özürlü kabul edilmişler midir? Böylesine bir cehalet içinde yaşam sürdüren Mekke müşriklerinin cehaleti kendilerine bu ismin verilmesine engel teşkil etmiş midir?

İşin aslı bu sorunun cevabı bütün Müslümanlar için aşikârdır. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce Allah’a şirk koşan insanların cehaleti sebebi ile özür sahibi olduklarını 14 asır bo­yunca âlim ya da cahil hiçbir kimse iddia etmemiştir. Nitekim Fahreddin Razi tefsirinde Rasulullah’ın kavminin kâfir olduğu hususunda âlimler arasında bir ihtilafın olmadığını söylemekte­dir.

Yine İmam Şafi aynı konu hakkında şunları söylemektedir:

 “Allah (Subhanehu ve Teala) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) sayesinde onları kurtarmadan önce de, ayrı ayrı iken de, bir arada olduklarında da onlar kâfir idiler. Onları bir araya getiren en büyük şey Allah’ı inkâr etmek ve Allah’ın izin vermediği şeyleri ortaya atmak idi. Allah  (Subhanehu ve Teala) onların dediklerinden münezzehtir. Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin rabbi ve yaratıcısı odur. Bunlardan yaşayanlar Allah’ın vasfettiği hal üzere yaşıyorlardı. Amel ve sözleriyle Allah’ın gazabını üzerlerine çekiyorlar ve O’na isyanda ileri gidiyorlardı. Onlar­dan ölenler ise Allah’ın onların sözlerini ve amellerini vasıflan­dırdığı gibi O’nun azabına uğruyorlardı.”

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce direk olarak bir rasulün tebliği ile muhatap olmayan ve koyu bir cehaletin hâkim olduğu bir dönemde yaşayan Mekke ahalisinin Allah’a şirk koşmaları neticesinde müşrik olarak isimlendirildiklerine dair birçok delil getirmek mümkündür. Ancak biz burada konuya dair üç hadisin yeteceği kanatindeyiz.

Hz. Aişe (rha) anlatıyor:

Dedim ki:”Ey Allah’ın Rasulü! İbnu Cüd’an câhiliye devrinde sıla-i rahimde bulunur, fakirlere yedirirdi. O bundan fayda görecek mi?”

 Resûlullah (s.a.v) şu cevabı verdi:

“Hayır, iyiliklerin ona bir faydası olmayacaktır. Çünkü o bir gün bile -Ya Rabbi kıyamet günü günahlarımı bağışla- de­memiştir.”

Bu hadisi şerifte bahsedilen İbn-i Cüd’an isimli şahıs cahiliyye devrinde yaşamış bir kimsedir. Çok iyilik yapan, fa­kirleri doyurmak, akrabalarını ziyaret etmek gibi hayırlı fiillerde bulunan bir kimse idi. Hz. Aişe’nin akrabası olduğu da gelen haberler arasındadır. Bu kişi böyle iyi hasletlere sahip olmasına ve özellikle yukarıda izah ettiğimiz gibi büyük bir cehaletin var olduğu bir zamanda yaşamasına rağmen yaptığı bu hayırlı ameller sebebiyle kurtulanlardan olmamış ve yine fetret döne­minde, cehaletin yaygın olduğu bir dönemde yaşaması onu Al­lah katında mazeretli kılmamıştır. İbn-i Cüd’an isimli bu kim­senin ahirete iman etmemesi sebebiyle yapmış olduğu salih amellerin hiç birisinin kendisine kıyamet gününde fayda ver­meyeceğini bizzat Rasulullah (s.a.v) bizlere bildirmiştir. O’nun amellerinin fayda vermemesinin tek sebebi ise kâfir olarak öl­mesidir. Bakınız İmam Nevevi bu hadisi şerife dair yapmış ol­duğu açıklamaya “Kâfir Olarak Ölen Kimseye Hiçbir Amelinin Fayda Vermeyeceğinin Delili”  şeklinde anlamlı bir başlık atarak şöyle demiştir:

“Hadisi Şerif, kâfir olarak ölen bir kimsenin akraba ziyareti yapmak, fakirleri doyurmak gibi hayırlı fiillerinin ahirette ken­disine hiçbir fayda vermeyeceğini bildirmektedir.”

Bu hadisi şerife eserlerinde yer veren bütün İslam âlimleri Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce ölen bu kimsenin kâfir ol­duğu hususunu özellikle belirtmişler, kendisine direk bir rasulün gelmemesini, ya da aşırı bir cehaletin hâkim olduğu dö­nemde yaşamasını mazeret olarak hiçbir şekilde dile getirme­mişlerdir. İmam Taberi Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir” (99, Zilzal/7-8) ayetinin tefsirinde kâfir olarak ölen kimselerin yapmış olduğu hayır amellerinin hiçbir şekilde kıyamet gününde kendisine fayda vermeyeceğine dair görüşü bu hadisle delillendirmiştir. Nitekim aynı konunun açıklaması saadetinde birçok tefsir âlimi vermiş olduğumuz hadisi zikretmişler ve İbn-i Cüd’an’ın kâfir olarak öldüğü hususunda hiçbir şekilde ihtilaf etmemişlerdir.

Yine bir başka hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır:

Hz Enes (r.a) anlatıyor:

“Bir adam:-Ey Allah’ın Resulü! Babam nerededir? diye sormuştu.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

-Cehennemde! diye buyurdular. Adam (gitmek üzere) geri dö­nünce, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) adamı çağırdı ve ona şöyle dedi:

-Muhakkak ki, benim babam da senin baban da ateşteler!”

Görüleceği üzere bu hadisi şerifte de cahiliyye devrinde ya­şayan ve Allah’a şirk koşan bir kimsenin -ki bu kimse Rasulullah’ın babası dahi olsa- ebedi cehennemlik olduğu bildi­rilmektedir. Nitekim diğer bir hadisi şerifte ise Rasulullah’ın, anne ve babasına istiğfar etmek için Allah’tan izin istediği ama Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın buna izin vermediği bildirilmektedir. Bu iki riva­yet Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce yaşayan, kendilerine direk bir tebliğin ulaşmadığı kimselerin, içinde yaşadıkları dö­nemin koyu bir cehalet dönemi olmasına rağmen şirk koşmaları sebebiyle mazur olmayacaklarını, Allah katında işlemiş olduk­ları bu şirk fiilleri sebebiyle sorumlu tutulacaklarını ve yine aynı şekilde tüm bunlara rağmen bu kimselerin müşrik olarak isim­lendirileceğini bildirmektedir. Nitekim yukarıda da nakletti­ğimiz gibi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘den önce cahiliyye döneminde ya­şayan putperestlerin müşrik oldukları hususunda ilim ehli ara­sında bir görüş ayrılığı mevcut değildir.

İmam Nevevi, Sahih-i Müslim şerhinde bu hadis üzerine yaptığı açıklamaya “Kafir Olarak Ölen Kimsenin Cehennemde Kalacağının, Hiçbir Şefaata Nail Olamayacağının, Allah’ın Yakın Kullarına Akraba Olmanın Kendisine Hiçbir Fayda Sağlamayacağın Be­yanı” başlığını vermiştir. Yine aynı hadis üzerinde İmam Nevevi Arablardan putlara ibadet hali üzere ölenlerin cehennem ehli olduklarını, bu kimselere Hz. İbrahim’in ve diğer rasullerin da­vetinin ulaştığını ve bu sebeple bu kimselerin kendilerine davet ulaşmadığı için sorumlu tutulmayacak kimselerden olmadık­larını belirtmiştir.

Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu açıklamalar, tevhidin aslını bozan şirk amelinin, sahibinin cehaleti sebebi ile mazur görülemeyeceğini hiçbir şüpheye yer vermeyecek derecede ortaya koymaktadır. Özellikle Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in risaletinden önce yaşa­yan, bir peygamberin açık tebliğ ile direk muhatap olmayan, büyük bir cehalet bataklığı içinde yaşayan insanların Allah’a şirk koşmaları neticesinde müşrik olarak isimlendirilmeleri ve bu noktada İslam âlimleri arasında hiçbir ihtilaf olmaması konuya dair muhalif bütün görüşleri iptal etmektedir.

Tenbih: Cehaletin ilimden daha hayırlı olduğu iddiasını gündemde tutan ve bunun neticesinde cehaleti mutlak surette mazeret gören çevrelerin bu noktada devamlı surette başvur­dukları bir hile vardır. Onlar özellikle “İyi ya da Kötüyü Belirle­mede Aklın Fonksiyonu” başlığı altında İslam âlimlerinin ko­nuya dair sözlerini buraya aktararak konuyu sulandırmaya ça­lışmaktadırlar. Her ne kadar ciddi ihtilaflar olsa da bu hususta âlimlerin genel olarak kabul ettiği görüş aklın iyiyi ya da kötüyü belirlemede tek başına yetmeyeceğidir. Bundan dolayı rasullerin risaletine ihtiyaç vardır. Allah (Subhanehu ve Teala) rasul göndermedikçe bir kavmi helak edecek de değildir. Ancak tüm bunlar bizim “Cehalet Özrü” konumuz ile alakalı mevzular değildir. Zira Allah’ın dün­yada ya da ahirette azap etmesi farklı bir konu, şirk işleyen kim­selerin şirkleri sebebi ile müşrik olarak isimlendirilmesi ayrı bir konudur. Bu husus kitabımızın ikinci bölümünde “İkame-i Hücce Şüphesi” başlığı altında daha geniş bir şekilde ele alına­caktır. Ancak burada okuyucunun dikkatini çekmek istediğim husus, cehalet heveslisi kesimlerin bu noktada hile yaparak ko­nuyu ne şekilde sulandırdıklarıdır. 

 

 

 


Hücetullahil Baliga, sy: 144.

 

İbn- Cerir et-Taberi, Camiu’l Beyan 10/156.

İbn-i Kesir, Tefsiru Kur’anil Azim, 3/72.

Kurtubi, el-Camiu Li-Ahkam 6/122.

İbn-i Teyniyye, Sırat-ı Müstakım, sy:9

İbn-i Kesir, Tefsiru Kur’anil Azim, 5/289.

Bkz. F. Razi, Tefsiri Kebir, 18/191

İmam Şafii, Risale sy: 4-5

Müslim İman 365 (214).

İmam Nevevi, el-Minhac, Sahihi Müslim Şerhi, 3/82.

Camiu-l Beyan, 24/551.

Bkz. Kurtubi, el-Camiu Li-Ahkam 8/161; Ebu Hayan, Bahrul Muhît, 1/147; Şankıtî, Edvau-l Beyan, 9/186.

Müslim, İman 347, (203); Ebu Davud, Sünnet 18, (4718).

İmam Nevevi, El-Minhac, Sahihi Müslim Şerhi, 3/74.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Cehalet Özrünün Muteber Olmadığı Haller – Murat Gezenler

16/05/2009 at 12:17 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , , )

 

1- Kişinin Kendisini Hidayette Zannetmesi Sebebiyle Cahil Kalması Özür Teşkil Etmez

İnsanoğlunu her zaman için yaratılışı itibarıyla kendisinin hak ve doğru yol üzerinde olduğuna dair bir inanç taşımıştır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş sapkın kavimlerin hemen hemen hepsi gerek inanç gerekse yaşam tarzı olarak her daim kendilerinin dosdoğru yol üzerinde olduklarına dair bir düşünce içindedirler. Bu zaten insanoğlunun fıtratında mevcut bir haldir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in kendilerine Rasul olarak gönderildiği Mekke müşrikleri bir taraftan cansız nesneleri ilah edinirlerken diğer taraftan kendi elleri ile öz çocuklarını toprağa diri diri gömüyorlar, her türlü fuhşu ve sapkınlığı aleni bir şekilde işliyorlar bununla beraber de kendilerinin din bakımından dosdoğru bir yol üzerinde olduklarını iddia ediyorlardı. Diğer taraftan Allah’ın kitabını tahrif eden, haham ve rahiblerini rabler edinen kitap ehli dahi “Yahudi ya da Hıristiyan olun ki hidayete eresiniz” (2, Bakara/135) diyerek sadece kendilerinin ehli hidayet olduğuna, kendileri dışında olanların ise doğru yol üzerinde olmadığına inanıyorlardı.

Toplumların ya da fertlerin hidayete dair bilgiden yoksun kalmalarının temel etkenlerinden bir tanesi de kendilerinin doğru yol üzerinde olduklarına dair bir inanç taşımalarıdır. Bu inanç gereği de kendilerine gelen hakkı tabî oldukları dine muhalefet ettiği için ya da kendi dinlerinde bu hakkı görmedikleri için inkâra yeltenirler. İşte kişinin kendisini hidayette zannetmesi durumunun konumuz ile ilgisi bu noktadadır. Acaba kişinin kendisini hidayette zannetmesi sonucu sahih bilgiden cahil kalması kendisi için bir mazeret midir?

Aslen hemen yukarıda dile getirdiğimiz “Sapkın kavimlerin hemen hemen hepsi kendilerinin dosdoğru yol olduğuna dair bir düşünce içindedirler” gerçeği dahi böyle bir durumda kişiler için bir mazeretin olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak burada konuya dair daha başka deliller sunmakta da fayda olduğunu düşünüyoruz. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:

“Deki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi? Onlar öyle kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik onlar kendilerinin muhakkak iyi iş yaptıklarını zannederler.” (18, Kehf/103,104)

Ayetten anlaşılacağı üzere amelleri açısından en çok ziyana uğrayan kimseler yaptıkları bütün amelleri boşa giden kimselerdir. Gerçekten bu oldukça hüsran verici bir durumdur. Kişi yıllarca çalışır çabalar ve yaptığının karşılığında bir menfaat elde etmeyi umar. Ancak bütün yaptıklarının boşa gittiği gerçeği onu tam anlamıyla hüsrana uğratır. Hele hele yaptığı işler sebebi ile bir menfaat elde edeceğini zannediyor ise…

İnsanların yaptıkları bütün güzel amelleri iptal eden sebeplerden en önemlisi Allah’a şirk koşmaktır. Ancak bu topluluklar, kendisiyle Allah’a şirk koştukları amelleri işlerken niyetlerinin ihlâs üzere, amellerinin hidayet üzere olduklarını zannetmektedirler. İşte onların bu zanları kendileri için hiçbir zaman bir mazeret oluşturmamaktadır. Ayetin “Üstelik onlar kendilerinin muhakkak iyi iş yaptıklarını zannederler” ifadesi açık bir şekilde kişinin kendisini hidayette zannetmesi neticesinde sahih bilgiden uzak kalmasının kendisi için bir mazeret teşkil etmeyeceğini ortaya koymaktadır. Nitekim ayete dair açıklamada bulunan müfessirler de bu hususu açık bir şekilde dile getirmişlerdir. Okuyoruz…

    İbn-i Cerir et-Taberi: “Allahu Teâlâ bu ayette, onların dünya hayatında yaptıkları işlerin hidayet ve doğru bir istikamet üzere değil, bilakis dalalet ve zulüm üzere olduğunu belirtmiştir. Bu da, Allah’ın kendilerine emrettiğiyle amel etmedikleri için ve üzerinde bulundukları küfür hallerinde ısrar etmeleri sebebiyledir. Bunlar, bu halleri ile iyi işler yaptıklarını, bu fiilleriyle Allah’a itaatkâr olduklarını ve kendilerini mükellef kıldığı ibadetlerde çaba sarfedip yerine getirdiklerini sanmışlardır. Bu ise «bir kimse ancak Allah’ın birliği ile ilgili bilginin kendisine ulaşmasından sonra küfre yönelmedikçe kafir olmaz» iddasının hatalı olduğunu kanıtlayan en açık delillerdendir. Bu nedenle Allahu Teâlâ bu insanları anlatırken, onların dünyada yaptıklarının sapıklıktan başka bir şey olmadığını belirtmiştir. Hâlbuki onlar iyi şeyler yaptıklarını sanıyorlardı. Ancak Rabbimiz onların, dünya hayatında yaptıklarının sapıklık olduğunu ve kendilerinin de Rablerine küfreden insanlar olduğunu zikretti. Şayet kişi ancak işlediğinin hakikatini bildikten sonra inkar ederse kafir olur» sözü doğru olsaydı, bu ayette adı geçen ve yaptıklarının doğru olduğunu zanneden insanların işlediklerinin doğru olması gerekirdi. Ancak durum bunun tam tersidir. Allahu Teala onların, Allah’a küfredenler olduklarını ve yaptıkları işlerinin de boşa çıktığını haber verir.”

 İbn-i Kesir: Hafız İbn-i Kesir tefsirinde bu ayete dair İbn-i Cerir et-Taberi’nin yukarıdaki sözlerini aynen nakletmiştir.

Bagâvi: “Bu ayet, üzerinde bulunduğu dini hak din zanneden bir kâfir ile inatçı ve inkârcı bir kâfirin birbirine eş değer olduğuna dair delildir.”

Şevkâni: “Bir topluluğa da sapıklık hak oldu.” Bu onların masiyetlerde şeytana itaat etmelerinden dolayıdır. Bununla beraber kendilerinin sapıklık üzerinde olduklarını da söylememektedirler. Bu ise onların inatçılıklarından daha şiddetlidir.”

Razi: “Bu ayet mücerred bir şekilde zannın ve ummanın dinin sıhhati noktasında kâfi olmadığının, bilakis kesin, kat’i, yakîni bir bir inancın olmasının gerektiğine delalet eder. Çünkü Allahu Teala burada kâfirleri kendilerinin doğru yolda olduklarını zannetmelerine rağmen kınamaktadır. Allah en iyisini bilir ama kişinin doğru yol üzerinde olmadığı halde kendisinin hidayette olduğunu zannetmesi kınanmayı gerektirmeseydi, Allahu Teala bundan dolayı onları zemmetmezdi.”

Kadı Beydavi: “Bu ayet hata eden kâfir ile inatçı kâfirin her ikisinin de zemmedilme noktasında eş değer olduğuna delalet etmektedir.”

Şankıti: “Kur’an bu nassı, kâfirin kendisini hidayet üzere zannetmesinin kendisine hiçbir fayda sağlamayacağına delalet etmektedir. Çünkü peygamberlerin getirdikleri deliller, şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde konuyu net olarak ortaya koymaktadır. Ancak kâfir kişi, küfre olan bağlılığı sebebiyle, kendisine sunulan delillerin güneş gibi açık olmasına rağmen buna yanaşmaz. Bu nedenle de mazereti geçerli değildir.”

Bir başka ayette Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmaktadır:

“Onlara yeryüzünde, fesad çıkarmayın denildiği zaman; biz ancak ıslah edicileriz, derler. Bilesin ki asıl fesad çıkaranlar onlardır. Fakat bunun farkına varamazlar.” (2, Bakara/11-12)

Alusi, tefsirinde şöyle der: “Bazıları, ifsad eden kişi için eğer bilmemesi sebebi ile bunu yapıyorsa bu kişi hakkında sorumluluk olmadığını, sorumluluğun ifsadını bilerek yapan kişi üzerine olduğunu söylemişlerdir. Kendisinden kaynaklanan -aklın bulunmaması gibi- ya da ilme ulaşmada bir engel olmadığı halde, ilim tahsil etmeyen kişi şüphesiz işlediğinden dolayı sorumludur. İlim elde etme konusunda imkân olduğu halde bunu terkedenin durumu, imkân olduğunda bu ilmi tahsil edenin durumundan daha kötüdür. Ve yine burada Allah Rasulüne cahilin muhalefetini dikkate almaması konusunda bir teselli vardır. 

Alem el-Hüda’nın, “Te’vilat” isimli kitabında şöyle geçer:

“Şüphesiz bu ayet Mutezile aleyhine delil teşkil etmektedir. Onlar teklif, mükellefe ilim olmaksızın yüklenmez ve hüccet, hakkında bilgi olmadıkça bağlayıcı olmaz demişlerdir. Allahu Teala ise her ne kadar ilme sahip olmasalar da ayette geçen kişilerin yaptıkları münafıklığın bozgunculuk olduğunu söylemiştir. Eğer (onların dedikleri gibi) ilmin hakikati teklif için şart olmuş olsaydı, kendilerinde ilim olmadığı halde ayette geçen bu kimselerin yaptıkları bozgunculuk olarak nitelendirilmezdi. Ancak yaptıklarının bozgunculuk olarak nitelendirilmesi, hüccetin ikame olunmuş olmasının ve teklifin başlamasının, ilmi taleb etme ve ona ulaşma imkânın olup olmamasına bağlı olduğuna ve ilmin hakiki manada kendisine ulaşmış olmasının şart olmadığına delalet etmektedir.”

Bilinmelidir ki kişinin kendisini hidayet üzerinde zannederek dosdoğru bilgiden sapması şeytanın tuzaklarından bir tuzaktır. Şeytan ona vesvese vermiştir. Şeytanın vesvesesiyle o kimse kendisini hidayette zannetmektedir. İşin aslı kişinin kendisini hidayette zannetmesinin temel sebebi Rahman’ın zikrine karşı kör ve sağır kesilmesi diğer bir ifade ile vahye karşı sırt çevirmesidir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:

“Kim, Rahmân’ın Zikri‘ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.” (43, Zuhruf/36-37)

Gerek yukarıda zikrettiğimiz ayet gerekse diğer ayetler kişinin kendisini hidayette zannetmesinin temel sebebini vahiyden yüz çevirmeye bağlamaktadır. Bundan dolayıdır ki bu zan kişiler için bir mazeret teşkil etmemektedir. Zira asıl kaide yüz çevirme sebebi ile meydana gelen cehaletin kişiler için mazeret olmadığı şeklindedir. İbn-i Kayyım’ın kişinin kendisini hidayette zannetmesi sebebiyle sapkınlık içinde kalmasının kendisi için bir mazeret olmadığı yönündeki şu tespitleri oldukça manidardır:

“Kendisinin hidayette olduğunu zanneden ve sapkınlığının kaynağı, Rasulullah’ın getirmiş olduğu vahiyden yüz çevirmek olan kimseler, kendilerini hidayet üzerinde zannetseler de mazur değildirler. Çünkü bu kimse hidayet davetçisine uymaktan yüz çevirerek ihmalde bulunmuş ve gerekeni yapmamıştır. Bu durumda saptıkları takdirde ihmal ve yüz çevirme sebebiyle sapmışlardır. Onların bu durumu risaletin kendisine ulaşmamış olması ve buna ulaşmaktan aciz olması nedeniyle dalalete düşen kimsenin durumuna terstir.”

2- Taklid Sebebiyle Oluşan Cehalet Sahibi İçin Özür Teşkil Etmez

Taklid bir kimsenin bir başka kimseye ait söz, fiil ve düşünce biçimini olduğu gibi doğru kabul ederek ona tâbi olması, tâbi olduğu kişinin söz, fiil ve düşünce yapısını benimsemesidir. Bu taklid esnasında kendilerine tâbi olunanlar bazen geçmişte yaşamış atalar, bazen halen yaşayan ilim erbabı, hoca, alim bilinen kimseler olabilir.

İnsanların büyük çoğunluğunun sapkınlığının temel sebebi takliddir. Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın göndermiş olduğu rasullere karşı inat ederek büyüklenen ve hakka tâbi olmaktan yüz çeviren müşrik toplumların bu şekilde davranmalarının temel sebebi genel olarak atalarını taklid etmeleridir. Buna karşılık Allah (Subhanehu ve Teala) müşrik toplumların, atalarından kalma örf ve adetlere tâbi olmalarını, onları taklid ederek kendilerine indirilen vahiyden yüz çevirmelerini kesin bir dille inkâr etmiştir:

“Onlara «Allah’ın indirdiğine uyun!» denildiğinde «Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!» derler. Peki, ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?

İşte bu tavır tarih boyunca tüm müşrik toplumların genel bir karakteri olmuştur. Nitekim bir başka ayette Şuayb (as)’ın kavminin, itirazlarına sebep olarak şu sözleri söylemeleri taklidin toplumları hangi noktaya getirdiğine dair güzel bir örnektir.

Dediler ki: Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor?” (11, Hud/87)

Bugün gerek Arap dünyasında gerekse de üzerinde yaşadığımız şu coğrafyada insanların şirk içerisinde bir hayat sürmelerinin başlıca nedenlerinden en önemlisi de işte bu şekilde körü körüne takliddir. Özellikle Türkiye’de toplum, atalarından kalan dine bağlı kalma noktasında aşırı ısrarcı bir tavır sergilemektedir. Kendisine vahiy hatırlatılan insanların çoğu hemen dedesinin ya da büyük annesinin sabah namazını hiç kaçırmadığını ima ederek “Ben üzerine güneş doğmamış bir kimsenin torunuyum” diyerek sizin sözlerinize itiraza başlar. İşte bu tutum yerilen taklidin bir eseridir. Yine aynı şekilde toplumda din âlimi, hoca olarak kabul edilen önderlerin delil olarak karşınıza sunulması “Bu kadar hoca böyle diyor, yanlış mı biliyorlar” şeklinde karşı çıkılması taklidin insanları vahiy nurundan ne derece uzak bıraktığının en iyi göstergesidir.

Ancak bilinmelidir ki, “Kişinin, rasullerin daveti konusundaki cehaletinin sebebi -ilmin ve bunu öğrenmenin kolay ve ulaşılır olmasına rağmen- atalarını taklid etmesi ve küfür ve dalalet konusunda onlara itaat etmesi ise, bu cehaletinden dolayı mazeretli olmaz. Bu taklit ve itaatin kişi tarafından sunulacak olan sebebi ve delili, kişiden kabul olunmaz ve geçersizdir.” Nitekim İmam Kurtubi yukarıda mealen vermiş olduğumuz Bakara Suresi’nin 170. ayetinin tefsirinde “Bu ayetin lafızlarındaki güçlü ifade, taklidin batıl olduğu anlamını vermektedir” diyerek bu hususa işaret etmiştir.

Kişilerin herhangi bir merciyi taklid etmeleri sonucu sapkınlığa düşmelerinin kendileri için bir mazeret olmayacağına dair Kur’an nasları hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde açık ve nettirler. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:

Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, «Keşke Allah’a ve Rasûle itaat edeydik» diyecekler. Yine şöyle diyecekler: Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.(33, Ahzab/66-68)

Allah (Subhanehu ve Teala) ayette cehennemliklerin durumundan haber vermekte ve onların hüsrana uğramalarının sebebini kendi dilleri ile liderlerini ve önderlerini taklid etmelerine bağlamaktadır. Hüsrana uğrayan bu topluluk Allah’a ve Rasulüne itaat etmeyi terk etmiş, bunun yerine kendi zanlarınca hak üzerinde gördükleri liderlerine, âlimlerine ve önderlerine tabi olmuşlardır. Ancak onların her ne amaçla olursa olsun bu taklidleri kendileri için bir mazeret olmamıştır.

Ayetin tefsirine dair Katade “Bu ayetin zahir ifadesi, şirk ve sapkınlıkta önder ve lider olan kimselere uyma noktasında umumi olduğunu ortaya koymaktadır. Yani “Biz onlara sana isyan hususunda itaat ettik. Onların bizi davet ettikleri şeyde onlara uyduk. Onlarda bizleri tevhidden uzaklaştırdılar” demiştir.

Şevkani bu ayetin tefsirinde “Bu taklidi şiddetli biçimde kötüleyen naslardan bir tanesidir ve Kuran’da bu manada daha birçok nas vardır. Ancak tüm bu naslar Allah’ın kelamını anlayan, O’nu örnek edinen ve nefsini Allah’ın kelamına itaat ettiren kimseler içindir. Bu nasların hayvanlar misali kötü düşüncelere dalmış, ahmakça bir şekilde taklide dalmış kimselere faydası elbette yoktur” demektedir.

İbn-i Kayyim taklit sonucu oluşan cehaletin kişiler için mazeret olmadığına dair şöyle demektedir:

“Gerek taklitçiler, gerek kafirlerin cahilleri ve onlara uyanlar gerekse de onların peşinden giden eşekler şöyle derler:

“Biz atalarımızı bir ümmet (yol) üzere bulduk ve onları bu yollarında takip ettik.”

Bununla beraber bunlar İslam ehline karşı muharip (savaşçı) değillerdir. Bunların durumları; aynen muharip olan kâfirlerin, direk olarak Allah’ın nurunu söndürme, dinini ve kelimesini yıkma teşebbüsü içerisinde olmayan kadınları, hizmetçileri ve kendilerine uyanları gibidir. Onlar bu taklitlerinde hayvanlar gibidirler. Ümmet -âlimleri- bu taklitçi tabakanın cahil olsalar da kâfir oldukları hakkında ittifak etmişlerdir. Her ne kadar kendilerinden öncekilere ve atalarına uymuş cahiller de olsalar bunların hükmü kâfirler olmalarıdır. Ancak bazı bid’at ehli kimseler bunların kâfir olmadıkları hakkında hüküm vermiş, bunların konumlarının kendilerine davetin ulaşmadığı kimselerin konumu gibi olduğunu söylemişlerdir. Kelam ilmi ile uğraşan bazı kişiler dışında, müslümanların imamlarından veya sahabeden veya tabiinden ya da tabiinden sonra gelenlerden böyle bir görüş aktarılmamıştır. Bu görüşü savunanlar, bu taklit edenler tabakasının davete karşı inatçı olmadıklarını ve bunların cahil kâfir olduklarını söylemişlerdir.

Ancak inatlarının olmaması onları küfür sınırından çıkartmaz. Çünkü kâfir, Allah’ı inkâr eden ve Allah’ın elçisini yalanlayan ve bunu da inadından ya da cehaletinden veya inat ehlini taklid ederek yapan kişidir.  Her ne kadar bu taklidi yapan kişi bizzat kendisi inat ehlinden olmasa da böyledir. Çünkü o inat ehline uymuştur. Allah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuran’ın bazı yerlerinde taklitçilerin taklit ettikleri seleflerinden dolayı cezalarından bahsetmiş, tâbi olanların, tâbi olunanlarla birlikte olduğunu buyurmuştur. Ve her iki kesim de ateşte birbirine girerek şöyle derler:

“Rabbimiz! İşte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver” diyecekler. (Allah) buyuracak ki: “Herkese iki kattır. Fakat siz (bunu) bilmiyorsunuz. (7, Araf/38)

“Ateşin içinde karşılıklı deliller getirip tartışacaklarında, zayıf olanlar büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: “Biz size uyan kimseler idik. Şimdi bu ateşin bir kısmını olsun, bizden kaldırabilir misiniz?” O büyüklük taslayanlar diyecekler ki: “Muhakkak biz, hepimiz bunun içindeyiz. Şüphesiz Allah kullar arasında hüküm vermiş bulunuyor.” (40, Mü’min/47-48)

Bu, Allah’tan, hem tâbi olanların hem de tâbi olunanların azapta ortak olduğunu gösteren bir ihtar ve uyarıdır. Onların taklidçilerden olmuş olmaları, kendilerinden -azap konusunda- hiçbir şeyi uzaklaştırmamıştır. Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu bize sahih bir şekilde intikal etmiştir:

“Sapıklığa davet edenin, kendisine tâbi olanların sayısı kadar günahları da boynundadır. Hiçbirinin günahından bir şey eksilmez.” 

Bu, taklitçilerin kâfir oluşlarının sebebinin başkalarını taklid ve onlara uyma olduğuna delalet etmektedir.”

Allah (Subhanehu ve Teala) bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:

Zalimler, Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen! Birbirlerine laf çevirip dururlar. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara «Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk» derler. Büyüklük taslayanlar, zayıf ve güçsüz görülenlere «Size hidayet geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olanlar sizlerdiniz» derler. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, «Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardır. Çünkü siz bize Allahı inkâr etmemizi ve O‘na eşler koşmamızı emrediyordunuz» derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (34, Sebe/31-33)

Bu ayet de yukarıda vermiş olduğumuz diğer ayetler gibi sapkınlığının sebebi liderlerini, önderlerini, büyüklerini taklit etmek olan kişilerin mâzur görülmeyeceğine dair kesin bir nastır. Ayetin delaletinin kat’i ve muhkem olmasıyla beraber ayetin tefsirinde de müfessirler aşağı yukarı aynı mana olmak üzere kâfir toplumların atalarını taklit etmeleri sonucu düştükleri bataklığa işaret etmişler ve bu taklidin kendileri için bir mazeret teşkil etmediğini sarahaten belirtmişlerdir. Nitekim Hafız İbn-i Kesir (rahimehullah) ayetin “ Hayır, suçlu olanlar sizlerdiniz” kısmını şu şekilde tefsir etmiştir:

“Biz, sizi saptırmak için çok fazla bir şey yapmadık. Sadece hiçbir delil ve burhan olmaksızın sizi davet ettik. Siz ise nebiler vasıtası ile gönderilmiş delillere, burhanlara, hüccetlere muhalefet ederek arzu ve heveslerinize uydunuz ve böylece suçlu kimseler oldunuz.”

Sonuç olarak şayet fertlerin ya da toplumların sapkınlık, dalalet, küfür ve şirk içinde olmalarının sebeplerinden bir tanesi doğru yolda olduğunu zannettikleri liderlerini, âlimlerini ya da atalarını taklitten kaynaklanıyorsa onların atalarını doğru yolda görmeleri sebebiyle taklit etmeleri ve böylece sapmaları kendileri için hiçbir şekilde mazeret teşkil etmeyecektir. Bu “Cehalet Özrü” konusunda sabit kaidelerden bir tanesidir.

3- İhmalkârlık ya da Yüz Çevirme Sebebi İle Oluşan Cehalet Sahibi İçin Bir Mazeret Değildir

Cehaletin engelinin sahibi için meşru bir mazeret olmadığı hallerden bir tanesi de ihmalkârlık ve yüz çevirme sebebi ile meydana gelen cehalettir. Bu da diğer saydığımız şartlar gibi varlığı anında kişinin mazeretini ortadan kaldıran bir şarttır. Diğer bir ifade ile her kimin cehaleti ilme karşı ihmalkâr davranmasından ya da ilim kendisine geldikten sonra ondan yüz çevirmesinden kaynaklanıyorsa bu kimse ihmalkâr davranması ve yüz çevirmesi sebebi ile suçludur. Bu suçu onun bir başka suçu için mazeret teşkil etmez. İslam âlimlerinin bu konuda sözleri yine yukarıda saydığımız diğer şartlarda olduğu gibi sarih ve açıktır. Şeyhul İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der:

“Şart olan, mükelleflerin bu bilgiye ulaşmalarının mümkün olmasıdır. Eğer ihmalkâr davranarak hüccet ikame edenin üzerine düşeni yerine getirmesine rağmen bu ilme ulaşmak için çaba harcamazlarsa, ihmal kendilerine aittir. Hüccet ikame edene değil.”

Bu konuda en güzel ve en detaylı tespitlerden bir tanesini İbn-i Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) yapmıştır. Öncelikle cahilin durumunu incelemiş ve ilim elde etme imkânına sahip olan ve ilim elde etme imkânına sahip olmayan şeklinde iki kısma ayırmıştır. Ve hemen sözünün başında “Şayet kişi cahil olduğu konuda ilim elde etme imkânına sahip ise o kimse mazur değildir” diyerek bu konuda temel kaideyi koymuştur. Bunun devamında ise bu başlığımızla alakalı bir hususa değinmiş ve ilim elde etme imkânına sahip olmasa dahi bulunduğu durumdan razı olan, ilim elde etmek için hiçbir çalışmada bulunmayan, tembel ve ihmalkâr kimselerin de asla mazur olmayacağını ifade etmiştir. Dikkat edilirse İbn-i Kayyim (rahimehullah) ilim elde imkânı olmasa dahi içinde bulunduğu halden razı olan ve imkânsızlığa rağmen gayret göstermeyen kimselerin cehaletini kendileri için bir mazeret kabul etmemiştir. Okuyoruz…

“Hakkı öğrenip bilme imkânına sahip olup da ondan yüz çeviren mukallid ile herhangi bir şekilde bu imkândan yoksun olan kimse arasında fark vardır. Bahsettiğimiz bu her iki gurup da mevcuttur. İlim elde imkânına sahip olup da yüz çeviren, gerekeni yerine getirmemiş ve üzerine düşen vacibi terk etmiştir. Bu nedenle Allah katında bu kimsenin bir özrü yoktur. Ancak herhangi bir şekilde ilim elde edemeyip, sormak ve öğrenmekten aciz olan kişiye gelince; bu da iki kısımdır. Birisi hidayeti isteyen, onu tercih eden, ona sevgi besleyen fakat hidayete ve onu aramaya, kendisine yol gösteren olmaması sebebiyle güç yetiremeyen kimsedir. Bu kimsenin hükmü, fetret dönemlerinde yaşayan ve davet kendisine ulaşmayan kişinin hükmü gibidir.

İkincisi hidayeti istemeyip ondan yüz çeviren kimsedir. Bu kimse kendisinin üzerinde bulunduğu durumdan başkasını temenni etmeyendir. Birincisi şöyle der: Ey Rabbim! Eğer üzerinde bulunduğum dinden daha hayırlı bir din olduğunu bilsem elbette kendime onu din edinir ve ve üzerinde bulunduğumu terkerdedim. Ancak bundan başkasını bilmediğim gibi bundan başkasına da güç yetiremiyorum. Benim gayretimin ve bilgimin son noktası budur. İkincisi ise üzerinde bulunduğu durumdan razıdır. Bir başka şeyi o duruma tercih etmez ve ondan başkasını talep etmez. Onun aciz olması ile güç yetirebilir olması arasında fark yoktur.

Aslında bu iki örnekteki kişilerin her ikisi de acizdir. Fakat aralarında şöyle bir fark olmasından ötürü ikincisi birinciye kıyaslanmaz. Birinci kişi fetret döneminde dini arayıp bulmayı başaramayan bunun için imkânının el verdiği tüm çabayı sarfettikten sonra acizlik ve bilgisizlik nedeni ile bundan vazgeçen kimse gibidir. İkincisi ise hiç istemeyen, bundan aciz kalacak olsa bile dini hiç aramamış ve şirki üzere ölmüş kimse gibidir. Dini bulmak isteyen aciz ile bundan yüz çeviren aciz arasındaki fark da işte budur.”

İbn-i Hazm farzı ayn ilimlerin öğrenilmesi noktasında kişinin mükellefiyetini şu şekilde izah etmektedir:

“Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in ve O’nun getirdiklerinin haberi kendisine ulaşan fakat kendisini ülkesinde bu konuda bilgilendirecek kimse bulamayan kişiye gelince… Bu kimsenin gerçekleri araştırmak için bulunduğu yerden başka ülkelere çıkması üzerine farzdır. Çölde olup da orada dinin kurallarını kendisine öğretecek birini bulamayan herkese, erkek olsun kadın olsun dinlerini öğretecek bir fakihin bulunduğu yere yolculuk etmeleri yahut kendilerine dinlerini öğretecek bir fakihi bulundukları yere getirtmeleri farzdır. Şayet imam bu kimselerin durumunu biliyorsa onlara hemen dinlerini öğretecek bir fakih göndermesi gerekir.”

Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmaktadır:

 “Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da, ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır? Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyyen hidayet bulamazlar..” (18, Kehf/57)

İbn Cerir (rahimehullah) bu ayet hakkında söyle demiştir:

“Hangi insan, kendisine doğru yol gösterildiği halde ve kurtuluş yoluna hidayet olunduğu halde, bunlara karşı yüz çevirip bunları reddeden kişiden daha zalim olabilir ki?”

Ebi Vakid El-Leysi’den rivayet olunan bir hadiste şöyle geçmektedir:

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün insanlarla birlikte mescitte oturuyor iken,  üç adam çıkageldi. İkisi Allah Rasulü’ne doğru yaklaştılar. Birisi ise dönüp gitti. Bu ikisi Allah Rasûlü’nün başında dikildiler. Onlardan biri mecliste boş bir yer buldu ve oraya oturdu. Ötekisi ise arkalarında oturdu. Üçüncü şahıs ise, sırtını dönüp gitti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) konuşmasını bitirdikten sonra «Size şu üç şahsın kimler olduğunu söyleyeyim mi? Onlardan biri Allah’a tevbe edip ona döndü. Allah da onu kabul buyurdu. Diğeri çekindi, o derece utangaçtı ki, Allah bile ondan istihya (utanmak) etti. Üçüncüsü ise tavır koydu. Allah da ona karşı tavır koydu» dedi.”

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) meclisinden yüz çeviren bu adam, imkânı olduğu halde ilim elde etmek istememesi sebebi ile Allahu Teala kendisinden yüz çevirdi. Allahu Teala’nın kendisinden yüz çevirdiği kişinin cehaleti ise kendisini kurtarmaz.”

Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah)‘ın İslam’ı bozan şeylerden zikrederken onlardan bir tanesinin de dini öğrenmekten yüz çevirmek olduğunu söylemiştir:

 “Bil ki, kişinin İslam’ını bozan en büyük sebepler on tanedir. Bu sebeplerin birisi de; Allah’ın dininden yüz çevirerek, bu dini öğrenmemek ve onunla amel etmemektir. Buna delil Allah’ın şu sözüdür:

“Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldığı halde, sonra bundan yüz çevirip -tavır takınandan- daha zalim olan  kimdir? Şurası kesindir ki biz, mücrimlerden intikam alacağız.” (32, Secde/22)

İbn Kayyım Rahimehullah şöyle der: “Azab iki sebebten dolayı kişiye hak olur. Bunlardan birincisi; hüccetten (davetten) yüz çevirmek ve onu istememek, onunla ve davetin gerekleri ile amel etmemektir. İkincisi ise; Hak ona ulaştıktan sonra inatlaşarak onun gereklerini yerine getirmemektir. Bu tavırlardan ilki yüz çevirme (i’rad), diğeri ise inat küfrüdür. Ancak hüccetin ikame olunmaması ve rasûllerin davetini elde etme imkânının da olmaması ile kaynaklanan cehalet küfrüne gelince, Allah bu kişiden rasûllerin hücceti kendisine ikame olununcaya kadar cezayı kaldırmıştır.”

“Bugünkü müslümanların çoğunun durumunu düşünün. müslümanların Allah’ın şeriatında cahil olmalarının sebebi, ilim talebinden yüz çevirmeleri, ilim meclisleri ve mescidlerde oluşturulan ilim halkalarından uzak durmaları ve faydasız, oyun ve eğlence meclislerini bu yerlere tercih etmeleridir.

Bu insanlar -ilim talebinden yüz çevirmeleri sebebi ile- şayet imanı bozan bir şeyle karşı karşıya kalırlarsa, cehaletlerinden dolayı mazeretli olarak kabul edilmezler. Çünkü bunların cehaletleri, defedilmesi mümkün olan ve bunun içinde az bir çaba harcamalarının yeterli olacağı türden bir cehalettir.”

Bu başlığın sonuç bölümünde de şunu çok rahat ifade edebiliriz ki şayet kişinin cehaleti ihmalkârlığı ya da yüz çevirmesi neticesinde kaynaklanıyorsa böyle bir suç bir başka suçu izale etmeyecek, bu sebepten kaynaklanan cehalet sahibi için hiçbir zaman mazeret olmayacaktır.

4- Dünyaya Meyletme Sebebiyle Oluşan Cehalet Sahibi İçin Mazeret Değildir

Kişilerin boş işlerle meşgul olmaları, nefislerinin arzu ve istekleri ile oyalanmaları, dünya hayatını ahirete tercihe etmeleri, dünya nimetlerinin peşinde koşmaları, Allah’ın ayetlerini okumaya, incelemeye, düşünmeye bundan dolayı zaman bulamaması sebebi ile cahil kalmaları kendileri için hiçbir zaman bir özür teşkil etmeyecektir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:

 “Bize kavuşmayı ummayanlar, dünyadan hoşnud olup onunla yetinenler ve ayetlerimizden de gafil olanlar, işte kazanmış oldukları günah sebebiyle bunların sığınakları ateştir.” (10, Yunus/7-8)

Hasan-ı Basri şöyle der: “Vallahi onlar dünya hayatını süslü görmüşler, onu gözlerinde büyütmüşler ve ondan razı olmuşlar bu sebepten dolayı da Allah’ın kevni ayetlerinden gafil kalmışlar, bu ayetler hakkında düşünmemişler, şeriat konusunda ise hiçbir emre uymamışlardır. Dünyada kazandıkları günah ve cürümleri, Allah’a,  Rasûl’üne ve kıyamet gününe karşı kâfir olmaları sebebiyle, kıyamet günü onların sığınakları ateştir.”

İbn Cerir et-Taberi (rahimehullah) tefsirinde şöyle demektedir:

“Bu ayetler Allah’ın birliğine, ibadetin yalnızca O’na yapılması gerektiğine delalet eden ayetlerdir. Onlar ise bundan yüz çevirmişlerdir. Ayetler hakkında nefislerine nasihat çıkarmak ve üzerlerine neyin vacib olduğunu bilmek için düşünmezler. “Bunların sığınakları ateştir.” Yani bu onların sıfatıdır ve “sığınakları” yani, ahirette dönüşleri cehennem ateşinedir.

Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, mallarınız ve evladlarınız, sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.” (63, Münafikun/9)

Yani kim dünya hayatının zinetine (mal ve evlat gibi) aldanır ve Allah’ı, Kuran’ı, O’nun ayetlerini ve bunların manalarını düşünmeyi, din konusunda bilgili olmayı bırakırsa, işte o kişi gerçekten kendine yazık eden ve bu yaptıklarından dolayı da sorumlu tutulacak biridir. Eğer cahil ise cehaleti özür olarak kendisinden kabul olunmayacak bir kişidir.

Bunun üzerine şunu diyebiliriz; kim ki ticareti, malı, meskenleri tercih edip de bundan dolayı dünya meşgûliyetine dalarak Allah’a ibadet hususunda yapılması gerekenleri terkeder, şer’i ilimden ve dinde zaruri olarak bilinmesi gerekenleri öğrenmekten geri durursa şüphesiz o, dünyayı ve dünya için çalışmayı Allah’tan ve Rasûl’ünden daha çok seviyor demektir. Çünkü bir şeyi sevmenin alameti, ona yaklaştıracak şeyler ile meşgul olmak ve bunda gayretli olmaktır.

Şer’i ilimleri bırakıp da mübah (helal) olan şeylerle meşgul olanın durumu buysa ya haramlarla, boş ve oyun eğlence ile uğraşanların hali ne olur? O boş ve ifsad edici şarkıları dinleyip, çalgı aletleri ile uğraşanın hali ne olur? Tavla ile para ile oynanan oyunların, televizyon başında film ve dizilerin izlenmesinde geçen zamanın hesabı ne olur? İnsanların çoğunun bu filmleri ve dizileri ilim meclislerine tercih etmeleri ne büyük bir felakettir. Kâfir düşman bu tür yayınları, İslam ümmetinin gençlerini dininden, faydalı ve ciddi bilgiden, dinlerine ve toplumlarına karşı yapmaları gerekenlerden uzak tutabilmek için kasıtlı olarak yapmaktadır.

İslam ümmetinin gençlerinin çoğu, futbolcuların isimlerini, ekranlarda yayınlanan bu filmlerin tamamını bilir iken, dinlerinden olup da yapmaları gerekenlerden, ümmetin durumundan ve başlarına gelen tehlikelerden habersiz durumdadır.

Durumu böyle olan biri şüphesiz, helal, mübah şeylerle uğraşıp Allah’ın dininden öğrenmesi gereken şeylerden geri kalandan çok çok daha beter haldedir. Büyük bir cürüm ve günah işlemektedir. Böylelerinin cehaleti nasıl özür olsun, nasıl mazeretli kabul edilsin ki?

 

 

 


Camiu-l Beyan, 18/128.

 

Tefsiru-l Kur’anil Azim, 5/201.

Mealimu-t Tenzil, 5/103.

Fethul Kadir, 4/100.

Mefatihu-l Gayb, 7/76.

Kadı Beydavi Tefsiri, 2/253

Edvau-l Beyan, 2/96.

Ruhu-l Meani, 1/154.

Miftahu Dari-s Saade, sy:44.

Ebu Muhammed el-Makdisî, Keşfu-ş Şubuhati-l Mucadilîn.

El-Camiu Li Ahkam, 2/211.

El-Camiu Li Ahkam, 14/521.

Fethu-l Kadir, 6/59

Müslim, Tirmizi

Tariku’l Hicreteyn, 411-412.

Tefsiru Kur’ani-l Azim, 6/519.

Mecmuu-l Fetava, 28/125-126.

Tarikul Hicreteyn sy: 412.

İbn Hazm, el-İhkam: 5/118.

Camiu’l Beyan, 15/268.

Müttefekun aleyh

El-Uzru bil Cehalet, Ebu Basir et-Tartusi, sy:56

Er-Resailu-ş Şahsiyye, s:113.

Tariku’l Hicreteyn, s:414

El-Uzru bil Cehalet, Ebu Basir et-Tartusi, sy:56

Tefsiru Kur’ani-l Azim, 2/422

Taberi Tefsiri, 11/89.

El-Uzru bil Cehalet, Ebu Basir et-Tartusi, sy:54.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Usulu-l Fıkıh İlminde Cehalet Özrü – Murat Gezenler

16/05/2009 at 12:15 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , , , )

 

Cehalet, bilme kabiliyetine haiz olan bir kimsenin doğru olan bilgiyi bilmemesidir. Bu bilgisizlik sadece sahih bilgiden mahrum kalmak şeklinde cereyan ediyorsa cehli basit, buna karşılık sahih bilginin aksini bilmek ya da yanlış bilmek şek­linde cereyan ediyorsa cehli mürekkep olarak isimlendirilir.

Cehalet özrü konusu İslam ilimleri arasında “Usulu-l fıkh” ilminin temel meselelerindendir. Her ne kadar kendisine hiçbir şekilde uyarıcı gelmeyen fertlerin Allah katında sorumlu olup olmadıkları kelam ilminde tartışılsa da “Cehalet Özrü” konusunun temel olarak ele alındığı ilim dalı “Usulu-l fıkh” tır.

 İslam âlimleri şer’i hükümleri “Teklifi hükümler” ve “Vad’i hükümler” şeklinde ikiye ayırmışlardır. Teklifi hükümler, Şari’in talep ve tahyir bakımından hitabı iken vad’i hükümler ise Şari’in bir şeyi bir başka şeye alamet (sebep, şart ve mani) kıl­masıdır.

Vad’i hükümler konusu usul kitaplarında dört ana başlıkta incelenmiştir ve bu başlıklardan bir tanesi de “Mahkumun aleyh” konusu olmuştur.

Mahkumun aleyh, Şari’in talebi ya da tahyiri kendi fiili ile ilgili olan kişidir ki usul alimleri buna “mükellef” ismini vermiş­lerdir. Diğer bir ifadeyle mükellef Allah’ın kendisine yö­nelttiği talebi yerine getirmekle sorumlu olan kişidir. Kişinin mükellef olabilmesi ise o işe ehil olmasını gerekmektedir. Ne var ki bazı durumlarda ehliyet daralır ve yine bazı durumlarda ise bütünüyle ortadan kalkar. 

Kişinin ehliyetini ortadan kaldıran engellerden bir kısmı semavi, bir kısmı ise mükteseb (semavi olmayan, iradi) engel­lerdir. Akıl baliğ olmama, mümeyyiz olmama, delilik, bunaklık, geri zekâlılık, uyku, baygınlık, unutma, aybaşı ve lohusalık, ölüm gibi haller semavi engeller olarak kabul edilirken, cehalet, sarhoşluk, şaka, ikrah, hata, sefer, sefeh gibi haller mükteseb (semavi olmayan, iradi) engeller olarak kabul edilmiştir.

Kitabımızın konusu olan “Cehalet Özrü” konusu da semavi olmayan engellerdendir. Cehalet özrünün usul âlimlerin ittifakı ile kişinin ehliyetini daraltan ya da bütünüyle ortadan kaldıran engellerden olması, cehaletin mutlak manada kişi için özür ol­madığına dair ortaya atılan tüm görüşleri iptal etmekte, bu gö­rüşlerin batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Daha açık bir ifade ile cehalet engeli kişinin üzerinden sorumluluğu düşürmekte ve ehliyeti kaldırmaktadır. Bundan dolayı “Cehalet hiçbir şekilde sahibi için bir özür değildir” şeklinde ortaya atılan tüm görüşler haktan uzak görüşlerdir. 

Bununla beraber mükteseb (semavi olmayan) engellerin kişi üzerinden ehliyeti kaldırabilmesi için bir takım şartlar al­tında vuku bulması gerektiği de hiç ihtilaf edilmeksizin tüm usulcüler tarafından kabul edilmiştir. Örneğin sekr (sarhoşluk hali) ehliyeti daraltan ya da bütünüyle ortadan kaldıran haller­den bir tanesidir. Ancak sekr halinin kişinin ehliyetini ortadan kaldırabilmesi için sarhoşluğun nasıl meydana geldiği önemli­dir. Bundan dolayı İslam hukukçuları sekr halinin mübah yolla mı yoksa gayri meşru bir yolla mı meydana geldiği üzerinde durmuşlar, bunun neticesinde sekr halinin kişi üzerinden ehli­yeti kaldırıp kaldırmadığına karar vermişlerdir. Yine ikrah en­geli semavi olmayan ve ehliyeti daraltan bir durum olmakla bir­likte İslam âlimleri bunu belirli şartlarla tahsis etmişler, herke­sin ikrah iddiasının kabul olunmayacağını sarahaten belirtmiş­lerdir. İşte aynı şekilde kitabımızın konusu olan cehalet özrünün de kişinin ehliyetini daraltabilmesi ya da bütünüyle ortadan kaldırabilmesi mutlak surette bazı özel şartlar ve durumlar içe­risinde incelenmiştir. Bu şartlar oluşmadığı sürece cahilin bü­tün tasarrufları muteberdir.

Cehalet özrünün günümüzde olduğu gibi insanların geneli­nin sığınacakları bir kale olmaması adına İslam alimleri konuya oldukça hassas yaklaşmışlar, meseleye dair temel asılları hiçbir kapalılığa yer vermeyecek bir şekilde hemen konunun girişinde belirtmişler. Nitekim bu hassasiyetin doğal bir sonucu olarak aşağı yukarı konuya dair açıklamalarda bulunan tüm İslam hu­kukçularının eserlerinde, daha konunun hemen başında şu ifa­deleri görmek mümkündür:

 “Cehalet ehliyete mani değildir. Sadece bazı hallerde özür olabilir.”

“Cehalet ancak hafi (gizli/kapalı) konularda sahibi için bir özür teşkil eder.”

“Kur’an’ın sarih ayetlerinin, meşhur sünnet ve icmanın bu­lunduğu konularda cehalet mazeret değildir.”

“Allah’ın vahdaniyetine, zatına dair sıfatlara, nübüvvete, risalete, ahiret gününe iman gibi konularda cehalet hiçbir za­man sahibi için bir özür değildir.”

Yine İslam hukukçularından bir kısmı konuya direk olarak cehaleti kısımlandırarak girmişler ve sahibi için hiçbir zaman özür teşkil etmeyecek cehalet türleri ile sahibi için özür teşkil edecek cehalet türlerini birbirinden ayırarak her bir kısma dair örnekler vermişlerdir.

Yukarıda vermiş olduğumuz bu örnekler aslen cehalet öz­rüne dair temel asılları izah etme adına verilmemiştir. Zira bu konunun detayları kitabımızın temel konusu olup ilerleyen sayfalarda uzun uzun izah edilecektir. Ancak burada asıl dikkat çekmek istediğimiz husus ise İslam hukukçularının konuya ne denli hassas yaklaştıklarıdır. Zira cehalet özrü gibi ehliyeti da­raltan ya da bütünüyle ortadan kaldıran bazı arızi durumlar gü­nümüzde olduğu gibi başı boş ve kayıtsız bırakılırsa İslam çiz­gisi ile küfür çizgisi, helal sınırları ile haram sınırları birbirine karışacaktır. Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın yasakladığı bir ameli işleyen herkes bu açık kapılardan kendileri için mazeret bulmaya çalışacaklar­dır. İşte böyle bir tehlikenin varlığı, İslam âlimlerini gerek ce­halet özrü konusunda gerekse diğer arızi haller konusunda ol­dukça hassas yaklaşmaya sevketmiştir.

Hatırlanacağı üzere yukarıda “Cehalet özrünün usul il­minde âlimlerin ittifakı ile kişinin ehliyetini kaldıran engeller­den kabul edilmesi cehaletin mutlak manada kişi için özür ol­madığına dair ortaya atılan tüm görüşleri iptal etmekte, bu gö­rüşlerin batıl olduğunu ortaya koymaktadır” demiştik. Burada da açık ve net bir şekilde şunu ifade etmekte fayda vardır ki, tüm İslam âlimlerinin cehalet özrünü bir takım şartlara ve du­rumlara bağlı olarak özür kabul etmeleri “Cehalet sahibi için mutlak manada özürdür” şeklinde ortaya atılan tüm görüşlerin yanlış olduğunu da ortaya koymaktadır.

O halde burada zaruri olarak tespit edilmesi gereken husus cehalet özrünün hangi şartlarda kişinin ehliyetini daralttığı ya da bütünüyle ortadan kaldırdığı, hangi şartlar da ise cehalet enge­linin sahibi için bir özür teşkil etmediğidir. Diğer bir ifade ile İslam hukukçuları cehaletin engel olup olmaması noktasında hangi temel ölçüleri dikkate almışlardır?

Cehalet özrü konusunda sağlıklı bir sonuca varabilmek için  konu üç temel durum göz önüne alınarak incelenmelidir. Bunlar cahil, mechul ve mecheldir. Yani cahil kişinin sıfatı, cehaletin cereyan ettiği konu ve cahil olunan ortam cehalet özrünün muteber bir engel olabilmesi noktasında etkilidir. Genel olarak usul âlimlerinin cehalet öz­rünü bu durumlar altında incelemeleri bizim de konuyu aynı minvalde ele almamızı gerekli kılmaktadır. Acaba bugün ceha­letinin mazeret olup olmadığını tespit etmeye çalıştığımız kim­selerin (yani cahilin) sıfatları nelerdir? İnsanların cahil kaldık­ları konu nedir? Ve insanların cahil kaldığı ortam nasıl bir or­tamdır? Bizce bu üç sorunun tarafsız bir şekilde ele alınması ko­nunun anlaşılması noktasında oldukça önem arzetmektedir. Ancak bundan önce cehalet özrü noktasındaki temel asılları tes­pit etmeye çalışmak ve arkasından da “İçinde yaşadığımız şu zaman ve şu mekânda fertlerin ya da toplumların cehaletleri mazeret midir?” sorusunun cevabını aramaya çalışmakta fayda vardır.

 

 

 


El-Mevsuatu-l Fıkhıyyetu-l Kuveytiyyeh, 1/6658.

 

Genel olarak usul kitaplarında şer’i hükümler bu şekilde ikiye ayrılsa da,  Amidî tahyiri hükümlerin teklifi hükümlere dahil edilmesine itiraz etmiş ve şer’i hükümleri teklifi hükümler, tahyiri hükümler ve vad’i hükümler şeklinde üçe ayırmıştır. (el-İhkam Fi Usuli-l Ahkam, 1/137) Kendisinden sonra pek çok İslam hukukçusu da bu ayrımın daha sahih olduğunu belirtmişlerdir.

Bu başlıklar Hüküm, Hakim, Mahkumun Fih ve Mahkumun Aleyh şeklindedir.

Zekiyyuddin Şaban, Usulul Fıkh Tercümesi, sy: 293.

Kişinin akıl melekeleri sağlam olduğu halde kişinin malı üzerinde dinin icabına aykırı bir şekilde tasarrufta bulunmasıdır.

Keşful Esrar, 8/359; Şerhut Telvih, 4/84 vs.

Abdulkerim Zeydan, el-Veciz fi Usulul Fıkh, sy: 72.

El-Mevsuatu-l Fıkhıyyetu-l Kuveytiyyeh, 1/6658.

Meşhur sünnete muhalif cehaletin sahibi için mazeret olmadığına dair verilen şu örnek oldukça ilgi çekicidir. Bilindiği üzere İslam hukukunda kocası tarafından üç talakla boşandığı zaman yeniden bir nikâh akdi yapmaları mümkün değildir. Ancak kadın bir başka erkek ile nikâh akdi yapar, zifafa girer ve daha sonra bu kocası tarafınan boşanırsa tekrar ilk kocası ile bir nikâh akdi yapabilir. Burada kadının ikinci kocası ile sadece nikâh akdi yapması yeterli değil, bizzat zifafa girmeleri şarttır. Kadının ilk kocasına helal olması ancak nikâhtan sonra gerçekleşen zifaf ile mümkündür. Bu meşhur sünnet ve icma ile sabittir. İslam hukukçuları cehaletin mazeret olmadığı alanları sayarken bunu da belirtmişler, bu konuda sünnetin meşhur olduğunu ve konuya dair icma olduğunu söylemişler ve arkasından “Bu sarih hükmü (yani nikâhtan sonra zifafa girme şartını) bilmemek kişi için bir özür kabul edilmez” demişlerdir. Aşağı yukarı birçok usul kitabında verilen bu örnek günümüzde özür olarak kabul edilen cehalet türleri ile İslam âlimlerinin asla özür olarak kabul etmediği cehalet türleri arasında ne büyük bir fark olduğunu ortaya koyması açısından oldukça dikkate değer bir örnektir.

Şerhut Telvih Alet Tavdih, 4/84; El-Mevsuatu-l Fıkhıyyetu-l Kuveytiyyeh, 1/5655.

Et-Takrir ve-t Tahbir, 6/188;  El-Mevsuatu-l Fıkhıyyetu-l Kuveytiyyeh, 1/5655.

Usulul Pezdevî, 14/101; Keşful Esrar, 9/41.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Havarilerin Gökten Sofra İstemesi – Murat Gezenler

16/05/2009 at 12:13 pm (Arapca Dersleri Ses Kayıtları) (, , , , , , , )

 

“Hani havariler de «Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. İsa da «Eğer mü‘minler iseniz, Allah’a karşı gelmekten sakının»demişti. Onlar «İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona, (gözü ile) görmüş şahitlerden olalım» demişlerdi.” (5, Maide/112-113)

Söylemlerinde cehaletin mutlak manada bir özür olmadığını ifade eden ancak pratikte cehaleti bütün alanlarda mutlak olarak özür kabul eden irca ehlinin bu konuda delil getirdiği ayetlerden bir tanesi de yukarıda mealen vermiş olduğumuz Maide Suresi’nin ayetleridir. Onlar bu ayetle “Havariler Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın kendilerine sofra indirmeye güç yetirmesi hususunda şüphe ettiler. Bu şüphe küfürdür. Ancak cahil oldukları için mazur sayılırlar” diyerek iddialarını delillendirmeye çalışmışlardır.

Öncelikle onlar yine her zaman adetleri olduğu üzere muhtelefun fih ile (üzerinde ihtilaf edilen) delil getirmeye kalkışmaktadırlar. İşin aslı irca ehli önce bir düşünceyi kendine itikad edinmiş sonra da bu itikadını delillendirme yolunu seçmiştir. Bunun neticesinde ise kendi iddialarına delil olarak getirilmesi muhtemel her nassı, düşünmeksizin ve idrak etmeksizin kendi fasid akidelerine delil olarak getirmeye kalkışmışlardır. İşte böyle bir emelin neticesinde de lafzın üzerinde ihtilaf olup olmadığı onlar için bir önem taşımamaktadır. Nassın sadece tek bir cihetten dahi olsa onların akîdelerinin sıhhatine işaret etmesi onlar için yeterlidir.

Yukarıda mealen vermiş olduğumuz ayete dair müfessirlerin kavillerine baktığımız zaman ise âlimlerin İslam ahlakı üzere nasları öncelikle anlamaya, fehmetmeye ve bunun akabinde de diğer naslarla beraber tefsir etmeye çalıştıklarını görürüz. İşte bundan dolayıdır ki, yukarıda mealen vermiş olduğumuz ayete dair İslam âlimleri öncelikle “Acaba peygamberlerin en yakın dostu konumunda olan havarilerin Allah’ın kudretinden şüphe etmeleri mümkün müdür?” sorusuna cevap aramaya başladıklarını görürsün. Bundan dolayı İmam Kurtubi, “Malum olduğu üzere tüm rasuller (Allah’ın salât ve selamı üzerlerine olsun) Allah (Subhanehu ve Tealâ) hakkında vacip, caiz, imkânsız olan bilgileri insanlara öğretmek, tüm bu konuları kendi ümmetlerine tebliğ etmek üzere gönderilmişlerdir. Bu böyle olduğuna göre, peygamberlerin en seçkin, has adamları için Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın kudretinden şüphe etmeleri nasıl mümkün olabilir?”  şeklinde bir soru ile ayetin tefsirine başlamış ve konuya dair görüşleri zikretmiştir.

İmam Taberi öncelikle ayete dair kıraat farklılıklarını açıklamış, sahabeden ve tabiinden bir cemaatin bu ayeti “Sen Rabbinden istemeyebilir misin? Rabbine bu konuda dua edebilirmisin?” şeklinde okuduklarını söylemiştir. Kisai, İbn-i Abbas, Said ibn-i Cübeyr, Mücahid tarafından ayet bu şekilde kıraat edilmiştir. Bundan dolayı Hz. Aişe (radıyallahu anha) “Havariler, «Rabbin güç yetirebilir mi?» demeyecek kadar yüce ve Allah’ı bilen kimselerdi. Ancak onlar sen Rabbinden böyle bir istekte bulunabilir misin?” demişlerdir. Yine Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) “Onlar Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın kudretinden şüphe etmemişlerdir. Sadece İsa’ya Allah’tan bir sofra isteyip isteyemeyeceğini sormuşlardır” dediği rivayet edilmiştir. Muaz bin Cebel (radıyallahu anh) “Ben Rasulullah’ın defalarca «Rabbinden isteyebilir misin?»  şeklinde okuduğunu duydum demiştir.

Ayetin diğer bir farklı kıraatine göre ise anlam “Sen Rabbinden üzerimize bir sofra indirmesini isteyecek olursa rabbin sana icabet eder mi?” şeklindedir. Nitekim Süddi bu görüşü tercih etmiştir. İmam Kurtubi tefsirinde her iki kıraate dair gelen tefsirleri şu şekilde özetlemiştir:

“İsa (aleyhisselam)‘dan böyle bir istekte bulunanlar Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın bu işe güç yetiremeyeceğinden şüphe etmemişlerdir. Çünkü bu kimseler Allah’a iman eden, O’nu bilen ve tanıyan kimselerdir. Ancak onların bu sözleri senin, güç yetirebileceği halde karşındaki kişiye “Bunu yapabilir misin” demene benzer. Nitekim İbnu-l Hasar “Bu ince bir şekilde soru sormak ve yüce Allah’a karşı bir edeptir. Havariler Hz. İsa’ya iman edenlerin en hayırlılarıdır. Onlar için böyle bir şüphe nasıl düşünülebilir?” demiştir. Aynı şekilde İbrahim (aleyhisselam)‘ın “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” (2, Bakara/260) demesine de benzemektedir. Onlar İsa (aleyhisselam)‘ın kendilerine haber verdiği ve akıl yoluyla bildikleri şeyi bizzat gözleriyle görerek imanlarının artmasını istemişlerdir.”

İmam Taberi (rahimehullah) ayete dair yukarıda vermiş olduğumuz kıraat farklılıklarını ve görüşleri verdikten sonra ayetin anlamının (bizim mealde verdiğimiz gibi) “Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” şeklinde olduğunu söylemiş ve uzun uzadıya naklettiğimiz bu görüşleri reddetmiştir. İmam Taberi’nin bu görüşü tercih etmesinin sebebi ise ayetin devamında İsa (aleyhisselam)‘ın “Eğer mü‘minler iseniz, Allah’a karşı gelmekten sakının” demesidir. Zira bu ifade söyleneni red ve uyarı içermektedir. Ancak İmam Taberi bu görüşü tercih etmekle beraber günümüz irca ehlinin dediği gibi “Onlar bunu cehaleten söylemişler ve mazurlu olmuşlardır” şeklinde bir görüş ileri sürmemiş buna karşılık ayetin tefsirine dair şunu demiştir:

“Eğer mü‘minler iseniz, Allah’a karşı gelmekten sakının.”

“Allah’ın gökten sofra indirmesi noktasında sizin bu şüpheniz küfürdür. Şayet siz benim sizi davet ettiğim şeye iman ediyorsanız bu şekilde söz söylemekten sakının.”

Ancak bu görüşe İmam Kurtubi itiraz ederek şöyle demiştir:

“Ancak bu tartışılır bir görüştür. Zira Havariler peygamberlerin en yakın ve seçkin adamlarıdır. Onların davetini samimiyetle kabul eden kimselerdir. Nitekim İsa (aleyhisselam) “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?” dediğinde Havariler “Biziz, Allah’ın dininin yardımcıları” demişlerdir. Yine Rasulullah (s) Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr’dir» buyurmuştur.”

Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz ayetin “Allah senin isteğini yerine getirir mi?” şeklinde manasının Arapça’ya daha uygun olduğunu belirttikten sonra farklı bir yorum getirerek şöyle demiştir:

“Bu sorunun Allah’ın kudretinden şüphe demek olduğunu kabul etsek bile İbn-i Teymiye’nin de dediği gibi Allah’ın sıfatlarından bazısını bilmemek küfrü gerektiren bir durum olmayabilir.”

Tüm bu izahlarla beraber irca ehlinin getirdiği delilde (onların iddialarına göre) cahil kalan kimseler aslen Müslüman olan, Allah’ın gönderdiği elçiye tabi olan ve O’ndan yüz çevirmeyen kişilerdir. Ancak bu delil ile caheleti mazeret görülenler Allah’ın dinini din edinmeyen, Allah’ın elçisinden yüz çeviren, kendilerini nispet ettikleri dine zerre kadar değer vermeyen kimselerdir. Kıyas edilen iki topluluk arasındaki derin fark bu delilin daha işin başında fasid bir delil olduğunu ortaya koymaktadır

Sonuç olarak irca ehli bu ayette istidlal etmekle üç açıdan büyük bir sapkınlık içine düşmüşlerdir:

1- Onlar konunun başında da söylediğimiz gibi öncelikle muhtelefun fih ile delil getirerek naslara karşı ne denli büyük bir cehalet içinde olduklarını bir kez daha gözler önüne sermişlerdir.

2- Bununla beraber ayete dair ekser ulemanın tercih ettiği görüşü bırakarak zayıf görüşle amel etmekle kendi fasid akîdelerini ispat edebilmek için nefislerine uygun yola saptıkları gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatmışlardır.

3- Ayeti bizim mealde vermiş olduğumuz “Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” şeklinde alan âlimlerin bile iddia etmedikleri “Onlar cahil oldukları için böyle söylemekle mazurdurlar” iddialarıyla kendilerinden önce kimsenin söylemediği sözleri söylemişlerdir. Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah bilir

 

 

 


El-Camiu Li Ahkam, 6/365.

 

Taberi Tefsiri

El-Camiu Li Ahkam, 6/364.

El-Camiu Li Ahkam, 6/367.

Taberi Tefsiri

El-Camiu Li Ahkam, 6/366-367′den özetle.

Taberi Tefsiri

Müttefekun aleyhi

El-Camiu Li Ahkam, 6/365.

EL-Camiu Fi Talebil Ilmiş Şerif, 1/484.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

İbrahim (aleyhisselam)’ın Gök Cisimlerine “Bu Benim Rabbimdir” Demesi

16/05/2009 at 12:12 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , , , , )

 

En’am Suresi’nin 74-80. ayetlerinde Allah (Subhanehu ve Tealâ), İbrahim (aleyhisselam)‘ın babası ve kavmi arasında geçen konuşmayı bize şu şekilde bildirmiştir.

Hani İbrahim, babası Azer’e «Sen bir takım putları ilah mı ediniyorsun? Gerçekten ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum» demişti. Biz İbrahim’e kesin bilgiye varanlardan olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk. Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız gördü ve «Bu (muymuş) benim rabbim?”» demişti. O sönüp gidince de «Ben böyle sönüp gidenleri sevmem”» demişti. Sonra ayı doğarken görünce de «Bu (muymuş) benim rabbim?» demiş, o da kaybolunca «Eğer rabbim bana hidayet etmezse ben mutlaka sapıklardan olurum» demişti. Sonra güneşi doğarken görünce «Bu (muymuş) benim rabbim? Çünkü bu daha büyük» demişti. O da batınca «Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım. Şüphesiz ki ben yüzümü hanif olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim» demişti. Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz? Ben ise O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğerki Rabbim bir şey dilemiş olsun. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” (6, En’am/74-80)

İrca ehlinin kendisinden başka dünyada gelmiş geçmiş hiçbir kulun dile getirmediği şaz görüşleri dillendirmekle meşhur şeyhlerinden bir tanesi bu ayetler ile şöyle bir istidlalde bulunmuştur:

 “Hiç şüphesiz Allah’tan başkasını rab olarak isimlendirmek, O’ndan başkasına -benim rabbim budur- şeklinde yönelmek insanı müşrik yapar. Bu ifadelerin sahibi Hz. İbrahim ise, Allahu Teala’nın bildirdiği üzere hiç müşriklerden olmamıştır. O halde O’nun bu sözü sarfetmesi rabbini arama ve yönelme aşamasında cehaleten söylemiş olduğu lafızlardır. Hz. İbrahim rabbini arama aşamasında söylemiş olduğu şirk sözleri sebebi ile müşrik olmadığına göre cehaleten şirk işleyen kimse de özrü sebebiyle müşrik olmaz.”

İşin aslı bu şüpheye dair fazla söz sarfetmeye gerek yoktur. Zira yukarıda da dediğimiz gibi böyle sapkın bir görüşü ne geçmişte ne de günümüzde bir Allah’ın kulu dahi dile getirmemiştir. Ancak şaz kalmış şeyhin bu görüşü dile getirmesinden sonra zerre kadar araştırmaya ve tahkik etmeye önem vermeyen ve bu noktada din adamlarını rabler edinen ehli kitap gibi bir tavır sergileyen şeyhin talebeleri bu ayetleri kendi sapkın akîdelerini delillendirme adına dillendirmişlerdir. Bundan dolayı bu kesimin içerisinde ihlâs ve samimiyet sahibi olan ancak kandırılması sonucu hak yoldan sapan kimselere bir uyarı olması adına konuya dair açıklama yapmamızın gerekli olduğunu düşünüyorum.

1- İlk olarak yukarıda verilen ayetlerde İbrahim (aleyhisselam)‘ın “Benim rabbim budur” sözünü, zahiri üzere almamızı engelleyen güçlü karineler vardır. Özellikle gramer bakımından ifadenin zahiri üzere alınamaması söz konusudur. Nitekim bunun izahı aşağıda gelecektir. Bundan dolayı müfessirlerin cumhuru İbrahim (aleyhisselam)‘ın bu ifadesine dair farklı görüşler sunmuşlardır. Daha işin başında lafzın delaletinin zannî olması ve yine aynı şekilde irca ehlinin getirdiği delilin, muttefekun aleyh bir delil olmayıp muhtelefun fih bir delil oluşu onların iddialarını geçersiz kılmaktadır.

2- En’am suresinin 74-80. ayetlerinde geçen ve Hz. İbrahim’e ait “Benim rabbim budur” ifadesine ilişkin tefsirlere baktığımızda ilk olarak zikredilen görüş İbn-i Cerir et-Taberi’nin görüşüdür. Taberi ayeti zahiri üzere almış ve İbrahim (aleyhisselam) bizzat gök cisimlerini rabbi olarak isimlendirdiğini söylemiş ancak bunun çocukluk evresinde rabbini arama aşamasında olduğunu belirtmiştir.

İmam Kurtubi tefsirinde bu görüşü dile getirirken temrid sigasi ile şu şekilde nakletmiştir:

“İbrahim (aleyhisselam) bu sözü, düşünme ve çocukluk dönemi ile bu konuda onun delilleri görmesinden önceki sürede söylemişti. Böyle bir durumda bu gibi yaklaşımlar küfür de olmaz, iman da olmaz.”

Ancak İbn-i Cerir et-Taberi bu görüşünden dolayı oldukça tepki almıştır. Bundan dolayı birçok müfessir İbn-i Cerir’in bu görüşüne uzun uzun itirazlar getirmişlerdir. Bu konuda en geniş açıklama Hafız İbn-i Kesir’den gelmiştir:

“Gerçek şu ki İbrahim bu makamda kavmi ile münakaşa halinde olup, taptıkları heykel ve putlara ibadetlerinin batıl olduğunu açıklamaktadır.

“Şüphesiz İbrahim Allah’a itaat eden, Hakk’a yönelen bir önderdi. Ve hiçbir zaman müşriklerden olmadı. Allah’ın nimetlerine şükredendi. Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti. Ve biz ona (İbrahim’e) iyilik verdik. Şüphesiz ki o, ahirette de salihlerdendir. Sonra da (ey Muhammed!) sana: “Hakk’a yönelen ve müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine tabi ol” diye vahyettik.” (16, Nahl /120-123)

“De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.” (6, En’am/161)

Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın hakkında böyle buyurduğu İbrahim (aleyhisselam), bulunduğu bu yüksek makamda, nasıl sadece varlıklara bakarak Rabbini arama aşamasında olabilir? Buhari ve Müslim’de Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadisi şerifte Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Her doğan fıtrat üzerine doğar.”

Müslim’in sahihinde İyaz’dan rivayet edilen bir hadiste Allah Rasulü Allahu Teala’nın:

“Kullarımı hanifler olarak yarattım” buyurduğunu söylemiştir.

Allahu Teala Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (30, Rum/30)

“Hani bir zamanlar biz o dağı gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de üzerlerine düşüyor zannettikleri bir sırada demiştik ki; “Size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, umulur ki korunursunuz.” Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği vakit, “Pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz” dediler. (Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu.” demeyesiniz diye (yapmıştık). Yahut atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin, demeyesiniz diye (yapmıştık).” (7, Araf /171-173)

Durum, diğer insanlar için böyle iken Allahu Teala’nın “…Allah’a itaat eden, Hakk’a yönelen bir önder…” (16, Nahl/120) kıldığı İbrahim Halil(aleyhisselam), bu makamda nasıl bir bakıcı olabilir? Bilakis O Allah Rasulünden sonra en doğru seciye ve salim fıtrata hiç şüphesiz insanların en layığıdır. O’nun bu makamda sadece bir bakıcı olmayıp, kavmi ile şirk koşmaları hususunda münakaşa halinde olduğunu ayetin hemen peşinden gelen ayetler de teyid etmektedir.” 

Kurtubi tefsirinde ilk görüşü zikrettikten sonra şunları söylemektedir:

“Kimisi de şöyle demiştir: Böyle bir rivayet (Hz. İbrahim’in bakış makamına dair getirilen rivayetler) sahih değildir. Ayrıca yüce Allah’ın peygamber olarak göndereceği kimsenin herhangi bir dönemde yüce Allah’ı tevhid etmeyeceği, O’nu tanımayacağı, Allah’ın dışındaki her türlü mabuddan uzak ve ondan ilişiğini kesmeyeceği bir zamanın olması mümkün değildir. Ayrıca böyle bir şey yüce Allah’ın şirkten koruduğu ve önceden beri, doğru yolu ve hidayeti vermiş olduğu, kesin bilgi sahibi olanlardan olması için ona göklerin ve yerin melekûtunu gösterdiği kimse için nasıl düşünülebilir. O’nun Allah’ı bilip tanımamakla nitelendirilmesi caiz olmaz. Aksine O ilk bakışından itibaren yüce Rabbini tanımıştır.

Zeccac der ki: Kanatimce böyle bir cevap (Taberi’nin görüşünü kastetmektedir) hatalıdır. Ve söyleyenin bir yanlışıdır. Çünkü yüce Allah Hz. İbrahim’in şöyle dediğini bize haber vermektedir:

“Beni de evlatlarımı da putlara ibadet etmekten uzak tut.” (14, İbrahim/35)

Yine Allahu Teala bir başka ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Hani o rabbine salim bir kalp ile gelmişti.” (37, Saffat/84)

“Yani O yüce Allah’a hiçbir şekilde ortak koşmamıştı”

Bilinmelidir ki muhakkik âlimlerin büyük bir çoğunluğu ilk görüşün yanlış bir görüş olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ve hatta müfessirler, İbn-i Cerir et-Taberi’nin tercih ettiği görüşü zikrederlerken “Kimileri şöyle demiştir ancak bu hiçbir şey ifade etmez” şeklinde ifadeler kullanmışlar, ifadenin zahiri üzere alınmaması gerektiği görüşünü zikrederlerken ise  “Muhakkik âlimler şöyle demiştir” şeklinde bir ifade kullanmışlardır. Burada birinci görüşün yanlışlığına dair müfessirlerin getirmiş oldukları delilleri zikretmek uygun olacaktır:

a- Allah’tan gayrısını rabb olarak isimlendirmek ittifakla küfürdür. Peygamberlerin ise kâfir olmaları icmaen mümkün değildir. Hatta bu noktada peygamberlerin büyük günah işleyip-işlemedikleri dahi tartışılmamış sadece küçük günahların kendilerinden sadır olup olamayacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu sebeple Hz. İbrahim’in nübüvvetten önce veya sonra böyle bir lafzı kullanması mümkün değildir. Hem önce yıldızları, sonra Ay’ı, arkasından da Güneş’i rabbi olarak isimlendiren sonra da kavmini Âlemlerin rabbine çağıran bir kişi nasıl güvenilir bir elçi olabilir. İnsanlar demezler mi: “Bu kişi daha dün gök cisimlerini bizler gibi rabbi olarak isimlendiriyordu. Şimdi de çıkmış başka bir rabb olduğunu iddia ediyor.” Böyle bir kimse nasıl toplumu içerisinde güvenilir bir elçi olabilir.

b- Kuran’ı Kerim’e baktığımız da İbrahim (aleyhisselam)‘ın insanları düşündürücü, alay edici ve tartışmacı bir üslupla kavmini Allah’a ibadet etmeye, putlardan sakınmaya çağırdığı açık bir şekilde görülmektedir.

“Derken o, putları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.  (Kavmi):”Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir.” dediler. (Bazıları) -İbrahim denen bir gencin, onları diline doladığını duymuştuk- dediler. -O halde onu insanların gözleri önüne getirin, olur ki (aleyhinde) şahidlik ederler.- dediler. (İbrahim gelince ona) -Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?- dediler. İbrahim: -Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun- dedi. Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: -Doğrusu siz haksızsınız.- Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: -And olsun ki (Ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.- dediler. (İbrahim) dedi ki: -O halde, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz? Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (31, Enbiya/58-68)

Açıkça görüleceği üzere Hz. İbrahim burada kavmi ile kısmen dalga geçmiş, onları düşündürücü bir üslupla dinine davet etmiştir. Burada Hz. İbrahim’in kavmine hücceti büyük putlarının hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini ortaya koymasıdır. Ve yine Bakara Suresi’nde Hz. İbrahim’in Nemrudla tartışması incelendiği zaman görülecektir ki, Hz. İbrahim orada da Nemrud’u düşündürücü bir uslupla davet etmiş, öldürmeye ve diriltmeye gücü olmayan, güneşe hükmetme yetkisi bulunmayan birisinin rabb olamayacağını beyan etmiş ve bunu Nemrud’a karşı açık bir hüccet olarak getirmiştir. Aynı şekilde İbrahim (aleyhisselam), En’am Suresi ayetlerinde de gök cisimlerine ibadet eden toplumunu düşündürücü bir uslupla dinine davet etmiş, kaybolan, yok olup giden şeylerin rabb olamayacağını kavmine hüccet olarak sunmuştur. En’am Suresi’nin 80. ayetinde de görüleceği üzere Hz. İbrahim’in sözü bittikten sonra da kavmi de Hz. İbrahim’le tartışmaya başlamış ve O’na hüccet getirmeye kalkışmıştır.

“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı.” (6, En’am/80)

İbrahim (a.s)’ın bu noktada kavmi ile tartışma içerisinde olduğunun en büyük delillerinden bir tanesi de kıssanın sonunda ki 83. ayettir. Allahu Teala burada şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz hüccetimiz idi” (6, En’am/83)

“Burada “işte bu” sözü ile Hz. İbrahim’in kavmiyle tartışma esnasında onlara karşı getirmiş olduğu ve kendilerini bunlar vasıtasıyla yenik düşürmüş olduğu bütün delillere işaret edilmektedir.”

“Bu ayette -kavmine karşı- denmiş ancak -kendisine karşı, kendisi için- denmemiştir. Binaenaleyh bu münazaranın, O’nun kendisi için dini ve marifetullahı elde etmek için değil, kavmini imana ve tevhide götürmek üzere yapılmış olduğu anlaşılır.”

c- En’am Suresi’nin 74-80. ayetleri gramer olarak incelendiğinde bir peşi sıralığın, bir takibiyyetin olduğu görülmektedir. 

Mesela 75. ayetin hemen başında yer alan “kaf harfi teşbih içindir. Bu ise daha önce geçmiş olan bir gaibe işaret eder. Burada daha önce zikredilen ise Hz. İbrahim’in putlara tapmayı çirkin ve kabih addetmiş olmasıdır. Buna göre mana -İbrahim’e, putlara tapmanın çirkinliğini gösterdiğimiz gibi, O’na göklerin ve yerin büyük mülkünü de gösteriyoruz- şeklinde olur.” Bu ifadeden sonra ise 76. ayet gelmektedir ki, bu ayetin hemen başında bulunan Fe harfi, tertibi yani bu işlerin peşi sıra olduğunu bildirmektedir.

O halde ayetlerden anlaşılan Hz. İbrahim önce babasının karşısına çıkmış, O’nu ve kavmini putlara ibadet ettiği için aşağılamış, onlara karşı beraatini, ayrılığını ortaya koymuş, sonra Allahu Teala tarafından gökyüzünün ve yeryüzünün melekûtu kendisine gösterilmiş, arkasından da bu olay cereyan etmiştir.

Dikkat edilmesi gereken bir husus daha vardır. Meryem suresi ayetlerinde Hz. İbrahim’in babasını tevhide daveti incelendiğinde orada “Ey babacığım” diyerek tamamen yumuşak bir uslup kullanmış, burada ise sert ve kınayıcı sözler kullanmıştır. Bu durum, İbrahim(aleyhisselam)‘ın bu çağrısının davetinin son aşamasında gerçekleştiğini göstermektedir. Çünkü ilk başlarda güzel bir öğütle muhatab davet edilmiş, tebliğe muannid bir kâfir olarak karşılık verdiği ve kendisinden ümid kesildiği zaman sert ve kınayıcı bir dil kullanılmıştır. Hz. İbrahim’e babasına karşı davetinin bu son aşamasından sonra göklerin ve yerin melekûtu gösterilmiştir. Bunun sebebi ise yakıni inananlardan olması içindir. Yani Hz. İbrahim iman edenlerden idi. Ancak bu sayede imanı yakînlik kazanacaktı. Tıpkı Bakara Suresi’nde geçtiği üzere:

“Bir zamanlar İbrahim de: -Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!- demişti. Allah: -İnanmadın mı ki?- buyurdu. İbrahim: -İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.- dedi.” (2, Bakara/260)

En’am Suresi’nin 75, ayetine dair tefsirlerde şu bilgiler yer almaktadır:

“İşte böylece yakînen inananlardan olması için biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk” (6, En’am /75)

Razi bu ayetin tefsirine dair görüşleri zikrederken göklerin ve yerin melekûtunun İbrahim (aleyhisselam)‘a gösterilmesinin içeriği hakkında “Allah, Hz. İbrahim için Arşı Kürsiyi ve madde âleminin üstününün kendisinde son bulduğu yere kadar olan kısmı görsün diye gökleri, yine maddi âlemin kendisinde son bulacağı en son safha kadar olan yerleri açtı. Böylece Hz. İbrahim, göklerin ve yerin içindeki son derece şaşırtıcı ve akıllara durgunluk veren şeyleri gördü.” dedikten sonra bu görmenin cismani mi yoksa ruhani mi olduğu hususunda tartışmaları anlatmaktadır.

İbn-i Kesir göklerin ve yerin melekûtunun İbrahim (aleyhisselam)‘a gösterilmesinin içeriği hakkında der ki: “İbn-i Cerir, Mücahid, Ata, Said b. Cubeyr, Süddi ve başkalarından gelen hadise gelince(Lafız Mücahidindir):

-Gökler ona açıldı göklerde bulunana baktı.”

Şimdi babasına karşı sert bir uslupla davette bulunan, kavminden ve onların ilahlarından beri olduğunu haykıran ve arkasından göklerin ve yerin kapılarının kendisine açıldı İbrahim (aleyhisselam), tüm bunlardan sonra nasıl Allah’tan başkasını Rabbi olarak isimlendirebilir? Zaten ayetin bu şekilde gelmesi birinci görüşün yanlışlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yukarıda saydığımız 3 nedenden dolayı muhakkik alimlerin ekserisi İbrahim (a.s)’ın “Bu (muymuş) benim rabbim?” ifadesini zahiri üzerine almamışlardır. Zira yukarıda belirtilen deliller bu ayetin zahiri lafzı üzere alınamayacağını ortaya koymaktadır. Tefsirlere baktığımızda ayetlerde geçen “Bu (muymuş) benim rabbim?” ifadesine dair şu görüşler yer almaktadır:

* Celaleyn Tefsiri sahibi ayeti, “Sizin zannınıza göre benim rabbim bu” şeklinde tefsir etmiştir. Nitekim Zeccac’da aynı görüşü tercih ettiğini zikretmiştir. “Kanaatimce, bunun anlamı -sizin dediğinize göre benim rabbim budur- şeklindedir. Çünkü onlar putlara, güneşe ve aya tapıyorlardı.”

Kurtubi ayete dair görüşleri zikrederken bazı müfessirlerin “Sizin iddianıza göre benim rabbim budur” şeklinde ayeti açıkladıklarını belirtmiştir.

Kur’an’da bunun örneği çoktur. Mesela Duhan Suresi’nde Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Allah meleklere şöyle emreder. -Şunu tutun da Cehennem’in ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.- Ona şöyle denir! -Tat bakalım azabı! Hani sen aziz ve kerim idin.-” (44, Duhan/47-49)

Ayetin “Hani sen aziz ve kerim idin” ifadesi, “Sen kendi iddiana göre böyle idin, kendini aziz ve kerim zannediyordun” demektir.

Bir başka ayeti kerimede Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Sonra kıyamet günü Allah, O kâfirleri rezil rüsvay edecek ve diyecek ki: -Hani uğrunda müminlere karşı düşman kesildiğiniz ortaklarım nerede?-” (16, Nahl /27)

Yine bu ayette de görüleceği üzere Allahu Teala müşriklerin kendisinden başka ibadet ettiği nesneleri ortakları olarak nitelemektedir. Hâlbuki Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Bu ifadenin takdiri “Sizin iddia ettiğinize göre ortağım olduğunu söyledikleriniz nerede” demektir. Aynı ibare Kasas Suresi’nin 74. ayetinde de geçmektedir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘de “Ey İlahların ilahı” diyerek Allahu Teala’ya seslenmiştir. Allah’tan başka ilah yoktur ki Allahu Teala ilahların ilahı olsun. Bu ifadenin takdiri ise “o müşrik ve kâfirlerin iddiasına göre ilah olanların ilahı” demektir.

* Müfessirlerden bir kısmı ayetin başında mahzuf bir istifhamı inkarinin olduğunu söylemişlerdir. Fakat sözden anlaşılacağı üzere ihtiyaç hissedilmediğinden dolayı istifham harfi hazfolmuş, düşürülmüştür. O halde anlam “Bu -muymuş- benim rabbim” şeklinde olmaktadır. Kurtubi tefsirinde bu şekilde kullanılışa dair Arap edebiyatından şiirler delil getirmektedir.

* Müfessirlerden bir kısmı yukarıda da belirttiğimiz gibi İbrahim (aleyhisselam)‘ın bu sözünü kavmi ile tartışma esnasında inkari olarak söylediğini tercih etmişlerdir. Bu konuyu yukarı da zikretmiştik.

* Müfessirlerden bir kısmı ifadenin başına “kavl” maddesi eklemişlerdir. O zaman ifade “Onlar bu benim rabbimdir diyorlar” şeklinde olmaktadır. Kur’an’ı Kerim’de bu şekilde kullanış da mevcuddur. Bakara Suresi’nin 127. ayetinde İbrahim ve İsmail (aleyhisselam)‘ın duasında kavl maddesi hazfolmuştur (düşürülmüştür). Ve yine aynı şekilde Zümer Suresi’nin 3. ayetinde müşriklerin putlarına ibadet etmelerinin sebebi zikredilirken bu şekilde bir hazf açıkça görülmektedir. Zaten bu kullanım  arap dilinde meşhurdur.

* Müfessirlerden bir kısmı İbrahim (a.s)’ın bu sözü istihza yani alay yolu ile söylediğini belirtmişlerdir. Nitekim bir topluluğa önderlik yapan aciz bir kimseye karşı “Bu sizin lideriniz, önderinizdir…” denilir.

3- Tüm bu izahlarla beraber kitabımızın ilk bölümünde “Cehalet Özrü” konusunun cahil, mechel ve mechul açısından ele alınması gerektiğini söylemiştik. O halde burada cahil kalınan ortamın sıfatlarını tespit etmek gerekmektedir. Acaba (onların iddialarına göre) Hz. İbrahim’in Rabbi’ni tanımadığı ortamın sıfatları nelerdir? Hz. İbrahim kendisinden önceki şeraite dair bütün bilgilerin bütünüyle apaçık olduğu bir dönemde mi (onların iddialarına göre) rabbini tanıyamamıştır yoksa sahih bilgiye dair hiçbir kırıntının olmadığı bir dönemde mi (onların iddialarına göre) rabbini tanıyamamıştır? Şayet İbrahim (aleyhisselam)‘ın (onların iddialarına göre) rabbini tanıyamadığı dönemde Allah’ı tanıtan bir kitap, o kitabı beyan eden rasulün açıklamaları ve bu açıklamalara dair ilim ehlinin sözleri mevcut ise ve bu şartlar altında İbrahim (aleyhisselam) hala rabbini tanıyamamışsa irca ehlinin bu delili yerinde bir delildir. Ancak İbrahim (aleyhisselam) kendisinden önceki şeraitin bilgileri neredeyse tamamen kaybolduğu bir dönemde yaşadı ise onların delilleri fasit bir delildir. Zira bu delil günümüz toplumlarının cehaletinin mazeret olduğunu ispatlama adına getirilmektedir ve günümüz dünyasında son şeriat bütünüyle ilk günkü gibi karşımızda durmaktadır. Bu yüzden birbirinden farklı iki dönemi kıyaslamak fasid bir kıyas olmaktan öteye geçmeyecektir.

Sonuç olarak En’am Suresi’nin 74-80. ayetlerine dair bu şekilde geniş bir açıklamadan sonra “İbrahim (aleyhisselam) küfür sözü söylemesine rağmen kâfir olmamıştır. O halde cehaleten şirki gerektiren bir lafız telaffuz eden kimse de müşrik olarak isimlendirilemez” şeklinde bir iddia ile ortaya çıkan sekiz bin ciltlik kitabı olan şeyhimize(!) âlimimize birkaç noktayı hatırlatmakta fayda vardır:

1- Ey şeyh efendi! Allah sana basiret versin. Neden kendi fasid akideni ispat edebilmek için her zaman muhtelefun fih (ihtilaflı olan) nasları delil getirmeye çalışıyorsun. Hâlbuki ilmin edebi istidlali, ihtilaflı olanın üzerine değil ittifak edilenin üzerine kurmaktır.   

 2- Ve yine ilmin diğer bir edebi ihtilaflı da olsa sahih olan ile delil getirmektir. Üzerinde ihtilaf edilen görüşler arasında kendi düşüncene en yakın olanı seçmek naslara kendi hevanı tasdik ettirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Peki, sence ayetlerdeki ifadenin zahiri üzere alınmasını gerekli kılan amil nedir? Sekiz bin cilt kitabının içinde üç beş tefsire bakıp bu konuda sahih olan görüşün ne olduğunu anlamak sana çok mu zor geldi?

3- Ey şeyh efendi! Peki diyelim ki bu konuda İbn-i Cerir et-Taberi’nin ifadenin zahiri üzere kalması gerektiği görüşünün doğru olduğunu kabul ettik. İnan bu bile senin getirdiğin fasid görüşü ispat etmez. Zira bu konuda Kurtubi’nin yukarıda naklettiğim sözlerini iyice anlamaya çalışırsan (senden sahih bir anlayış beklerken ne kadar büyük bir şey istediğimin farkındayım) göreceksin ki bu daha çocukluk döneminde İbrahim (aleyhisselam)‘ın rabbini arama aşamasında olduğu bir zamandadır. Peki, bizim seninle aramızdaki ihtilaf çocukluk döneminde rabbini arayış içerisinde olan kimseler üzerine midir acaba? Sen her söz ve fiilin sahibini kâfir yapmayacağını, içinde yaşadığımız toplumun cehaleten şirk koştuğunu, bunun ise kendileri için bir mazeret teşkil ettiğini söyledikten sonra bu delili getiriyorsun. Acaba içinde yaşadığımız bu toplum rabbini arama aşamasında mı Allah’a şirk koşmaktadırlar? Hangi akıl sahibi böyle bir şeyi iddia edebilir? İçinde yaşadığımız müşrik toplumum Rabbine yönelme, O’nu arama diye bir hali mevcut değildir ki böyle bir delil ileri sürülmektedir. Bilakis içinde yaşadığımız toplum hayatlarının her alanında Allah’a şirk koşan, Allah’ın dinini öğrenme noktasında ise hiçbir zaman hevesli olmayan bir topluluktur. Acaba sen Allah’tan hiç mi utanmazsın ki rabbini arama aşamasında ve çocukluk döneminde bu ifadeyi kullanan İbrahim (aleyhisselam)‘ı içinde yaşadığımız kâfir ve müşrik bir toplulukla kıyas etmektesin.

4- Peki şeyh tüm bunları bir kenara bırakalım… Acaba bizim seninle ihtilafımız cehaletin, İbrahim (aleyhisselam)‘ın şeriatinde mazeret olup olmadığı mıdır yoksa Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in şeriatinde mazeret olup olmadığı mıdır?

İşte burada sözlerimi iyi dinlemeni istiyorum. Belki sekiz bin cilt kitaptan öğrenemediklerini burada birkaç satırdan öğrenirsin. (Senden yine ne büyük bir şey istediğimin elbette farkındayım.) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

“Biz peygamberler topluluğu baba bir kardeşleriz; dinimiz birdir.”

Burada tevhidin aslında birleşmeye, dinin fürûunda ve hükümlerinde çeşitliliğe işaret vardır. Kişiler üzerinde onların kafir ve müşrik olmasını engelleyen arızi durumlar şeraitlere göre farklılık arzedebilmektedir. Mesela ikrah (zorlama) halinde geçmiş ümmetlerden her hangi bir kimse şirk ve küfür lafzını kullanırsa kafir ve müşrik oluyordu. Ancak bizim şeriatımızda bir kolaylık olmak üzere ikrah (zorlama) halinde kişiler küfür ve şirk lafızlarından dolayı kafir ve müşrik olmazlar. Ancak geçmiş şeraitlerde böyle bir ruhsat yoktur. Kur’an kıssalarına baktığımızda geçmiş şeraitlerde böyle bir ruhsatı asla göremeyiz. Bilakis birçok davetçi ölüm tehdidine rağmen imanlarından dönmemişlerdir. Ashab’ı Karye’nin davetçileri, Uhdud Ashabı, Firavun’un sihirbazları bu konuda en net örneklerdendir. Bununla beraber ashabı kehf kıssasında şu ayet durumu en net haliyle ortaya koymaktadır:

“Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin. Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz asla kurtuluşa eremezsiniz.” (18, Kehf/19-20)

Ashabı kehf, ölüm tehdidi gibi bir durumda dahi onların dinine göre hareket etse kurtuluşa eremeyecekti. Zira ikrah halinde küfür kelimesini söylemek ya da böyle bir amelde bulunmak onlar için bir ruhsat değildi. Ancak geçmiş ümmetlere verilmeyen bu ruhsat Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in şeriatinde vardır.

Aynı şekilde cehaleten ya da başka arızi şartlar altında küfrü ve şirki gerektirecek bir sözün söylenmesine bizden önceki ümmetlerin şeraitinde bir ruhsat tanınmış olabilir. Ancak bizim ihtilafımız Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in getirdiği dinde böyle ruhsatın olup olmadığı noktasındadır. İşte bu sebepten dolayı ey şeyh senin bu delilin diğer delillerin gibi fasid olmaktan öteye geçmemektedir. Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.

 

 

 


Bu satırları yazdığım günden bir hafta önce irca ehli arasında kendisine yeni yeni yer edinmeye çalışan, alimleirn kavillerini özellikle tahrif ederek aktarmakla meşhur şeyhlerinden bir tanesinin de aynı şüphe ile delil getirdiğini duyduğum zaman “Allah’ın saptırdığı bir kavme hiç kimsenin hidayet veremeyeceği” gerçeğini bir kez daha anlamış bulundum.

 

Yani “Şöyle denilmiştir” diyerek görüşün sahih olmadığına işaret eden bir lafızla.

El-Camiu li Ahkam, 7/25.

Begavi (3,161), Alusi (5/395), İbn-i Kesir (3/292) vs.

Müttefekun Aleyh

Müslim H.N: 2865.

İbn-i Kesir, 3/292 ve devamı

El-Camiu li Ahkam 7/27.

El-Camiu li Ahkam 7/32.

Razi Tefsiri, 6/351.

Razi Tefsiri, 6/347.

Razi Tefsiri, 6/346.

İbn-i Kesir, 3/290.

Celaleyn Tefsiri, 1/355

El-Camiu li Ahkam 7/30.

El-Camiu li Ahkam 7/30.

Bu noktada örnekler pek çoktur. Dileyen tefsir kitaplarına müracaat edebilir. Bizim bu bölümde getirdiğimiz deliller İbn-i Kesir ve Kurtubi tefsirinden alınmıştır.

Razi Tefsiri, 6/347;  el-Camiu li Ahkâm, 7/30.

Müfessirlerin bu noktadaki görüşlerine dair adı geçen ayetlerin tefsirine dair uzun uzadıya açıklamalar vardır. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler tefsirlere bakabilirler.

Bu bölümde itirazlarımızı diğer bölümlerde olduğu gibi genel değil bu iddiayı bizzat ortaya atan şeyhin kendisine yöneltmek istediğimiz için cümleye direk muhatab zamiri ile başladık. Zira daha önce de söylediğimiz gibi böyle bir iddia sadece tek bir kişiden sadır olmuştur. Bundan dolayı itirazlarımızı irca ehlinin geneline yönelterek onlara haksızlık yapmak istemiyoruz.

Bu Hadisi Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anhu) naklen Buhari rivayet etmiştir.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Kül Hadisi Şüphesi – Murat Gezenler

16/05/2009 at 12:10 pm (Cehalet Özrü) (, , , , , , )

 

İçinde yaşadığımız şu zaman ve şu mekânda İslam coğrafyasında hüküm süren tağutların, onların destekçilerinin ve kullarının şirk amellerini cehaletleri sebebi ile özür telakkî eden irca ehlinin getirmiş olduğu delillerden bir tanesi de “Kudret Hadisi” olarak bilinen şu rivayettir:

İmam Buhari ve Müslim’in Ebu Hüreyre’den Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in şöyle dediğini rivayet eder:

“Bir adam nefsine zulmetmiş ve ölümü anında oğullarına şöyle vasiyet etmişti:

«Öldüğüm zaman beni yakın, kül haline getirin ve sonra denize saçın. Vallahi eğer rabbim beni diriltmeye güç yetirirse hiç kimseye azap etmediği şekilde bana azap eder.»

Sonra Rasulullah dedi ki:

«Oğulları adamın bu isteğini yaptılar.» Allah yeryüzüne dedi ki: «Aldığını geri ver.» O an adam dirildi ve kalktı. Allah (Subhanehu ve Tealâ) ona «Bu yaptığın şeye seni sevkeden nedir?» diye sordu. Adam: «Senden korkumdur ya Rabbi» dedi. Bu söylediğinden dolayı Allah onu affetti.” 

Cehalet heveslisi kesimler bu hadisi okuduktan sonra şöyle demektedirler:

“Hadiste de görüleceği üzere bu adam Allah’ın kendisini yeniden diriltebileceğini bilmiyordu. Ancak buna rağmen Allah kendisini affetti. İşte bu cehaletin mazeret olduğunun bir delilidir. Günümüzde Allah’a şirk koşan insanlar da cehaleten şirk koştukları için mazeret sahibidirler. “

Allah’a hamd olsun ki onların bu delilleri diğer delilleri gibi boş ve bâtıldır. Aynı zamanda aramızdaki ihtilafa dair bir delil de değildir. Konunun ayrıntıları şu şekildedir:

1- Vermiş olduğumuz bu hadis farklı lafızlarla rivayet olunmuş ve bununla beraber İslam âlimleri arasında oldukça farklı şekilde tevil edilmiştir. Nitekim bunun açıklaması aşağıda gelecektir. Ancak burada bir an için lafız farklılıklarını ve hadise dair bütün tevilleri görmezden gelerek “Hadiste geçen bu kişi Allah’ın kendisini yeniden diriltmeye kudret sahibi olduğundan şüphe ediyordu. Ancak Allah bu adamı affetti” şeklinde bir görüşün mutlak doğru olduğunu farzetsek dahi bu irca ehli için özellikle konumuza dair bir delil değildir. Zira hadisin hiçbir rivayetinde adamın cehaletinden dolayı affedildiği kaydedilmiş değildir.

Hatırlanacağı üzere özellikle Zat-u Envat hadisine dair açıklamalarda bulunurken “Delilin durduğu yerde durmak ve gittiği yere kadar gitmek gerekir” demiştik. Bilinmelidir ki bir nassın tefsir ve şerhedilmesi farklı bir durumdur, nassa nasta olmayan şeyleri ilave etmek farklı bir durumdur. Bu hadiste ise adamın Allah (Subhanehu ve Tealâ) tarafından affa mazhar olmasının sebebini bildiren hiçbir karine yoktur. Adam Allah tarafından affedilmiştir ancak bunun sebebi nasta bildirilmemiştir. Bu yüzden “Allah adamı cahil olduğu için affetti” şeklinde bir görüş sunmak nassa ilavede bulunmaktan başka bir şey değildir. Burada “O halde Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu adamı kudret sıfatından şüphe ettiği halde niçin affetti?” diye sorulacak olursa vereceğimiz cevap nettir:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu bize bildirmemiştir. Rasulullah’ın bildirmediği bir şeyi onun sözüne ilave edemeyiz. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in söyledikleri ile yetinir bu hadisten, ne kadar çok günahımız olursa olsun Allah’ın rahmetinden ümit kesmememiz gerektiğini anlarız.” 

2- Bu hadisin irca ehli için delil olamayacağının bir başka yönü ise şudur: Bizim irca ehli ile ihtilafımızın aslı Allah’ın dinini din edinmeyen, Allah’ın dininden başka bir dini (demokrasi dinini) din edinen, parlamentolarında Allah’ın indirdiğini önemsemeksizin kanun ve yasa ihdas eden, onları koruyan, destekleyen ve kollayan kimseler hakkındadır. Bizler Allah’ın indirdiği şeraiti önemsemeksizin kanun ve hüküm koyanların, onların destekçilerinin ve kullarının aslen kâfir olduklarını söylüyoruz. Ancak irca ehli cehaleti sonucu İslam dinini din edinmemiş, Allah’ın dininden başka dinlere intisap etmiş kâfirleri bu cehaletleri sebebiyle mazur görmektedir. Buna karşılık bu iddialarını da yukarıdaki hadis ile ispat etmeye kalkmaktadırlar. Hâlbuki İmam Ahmed, Ebu Hureyre’den ve İbn-i Mes’ud’dan (radıyallahu anhuma) bu hadisi “Tevhid dışında hayır adına hiçbir amel işlememiş” şeklinde rivayet etmiştir. Özellikle Ebu Hureyre rivayetinde hadisin başında ve sonunda adamın tevhid ehli olduğu iki defa olmak üzere rivayet edilmiştir. Kastalani “Allah katında hiçbir hayır olmaması demek umumî olarak bütün hayırların nefyi demek değildir. Aksine tevhid dışında her şey nefyedilmiş ve sırf tevhidi sebebiyle kendisine mağfiret edilmiştir. Yoksa eğer onun tevhidi söz konusu olmasaydı cezası kesin olur ve kendisine mağfiret edilmezdi” demiştir. Bundan dolayı adamın tevhid ehli bir Müslüman olduğu ittifakla sabittir. Hadise dair yorum yapan âlimlerin hemen hemen hepsi hadisi her ne kadar farklı şekillerde tevil etselerde bu adamın muvahhid ve Müslüman olduğu hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Aslen tevhid ehli olan bir adamı tevhid ile hiçbir ilgisi olmayan, tevhide düşmanca tavırlar sergileyen, Allah’ın dinini din edinmeyen, bütün hayatlarını şirk dini üzere ikame eden bir toplumla kıyaslamak irca ehlinin basiret durumunu ortaya koyması açısından oldukça güzel bir göstergedir.

Bu noktada sözün özü şudur: Aslen Müslüman olan ve Allah’ı tevhid eden ancak cehaleti sonucu kendisinden şirk ve küfür ameli sadır olan kimsenin durumu ayrı bir konudur, Allah’ın dinini din edinmeyen ve Allah’ın dininden başka dinler edinen cahillerin durumu, ayrı bir konudur. Cehalet özrüne dair şüpheler konusunun mukaddimesinde de söylediğimiz gibi bu iki durum asla kıyaslanamayacak bir durumdur. Ancak Muasır Mürcie’nin getirmiş olduğu delillerin tamamı aslen Müslüman olan tevhid ehli kimselerden sadır olmuş amellere dairdir. İşte onların bu şüpheleri de aynı şekildedir.

3- Bu rivayetin irca ehli lehine delil olamayacağının bir başka yönü ise hadisin lafızlarındaki farklılıklardır. Ancak cehalet heveslisi çevreler hadisin rivayetinde mevcut bu lafız farklılıklarını bir kenara bırakarak sadece tek bir lafızla istidlalde bulunmaya çalışmaktadırlar. Bu ise kişinin kendi akîdesini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘e söylettirme çabasından başka bir şey değildir.

Hadis, kaynaklarda birçok lafız farklılığı ile gelmiştir. Bunlardan bir kısmında yukarıda verdiğimiz gibi zahiren lafız itibarıyla adamın Allah’ın kudret sıfatından şüpheye düştüğü geçerken, bir kısmında adamın sadece günahkâr bir kimse olduğu ve Allah’tan çok korkmasından dolayı affedildiği geçmektedir. Özellikle bu rivayetlerde adamın Allah’ın kudretine dair bir şüphe ve inkâr söz konusu değildir. Müslim’de geçen bir başka rivayette ise adam Allah’ın kendisine azap etmeye kadir olduğunu ikrar etmektedir.

Hadisin değişik rivayetlerinde görülen bu lafız farklılıkları nassın delaletinin bütünüyle zanni olduğunu, rivayetin konuya delaletinin muhkem olmadığını göstermektedir. O halde bu rivayet asli bir delil değil bilakis asli delillere uygun bir şekilde tevil edilmesi gereken bir delildir. Zira hadisteki lafız farklılıklarından bir tanesini seçerek diğerlerini görmezden gelmek bütünüyle gayri ilmi bir davranıştan başka bir şey değildir. Bundan dolayı hadisin bütün lafızlarıyla beraber ve konuya dair diğer naslarla beraber değerlendirilmesi gerekmektedir. Muhaliflerimizin sadece bu rivayeti ele alarak, onun tek bir lafzı ile günümüz müşriklerini cehaletlerinden dolayı mazeret ehli görmeleri bu sebepten dolayı da bâtıl bir delillendirmedir.

4- Hadisin konumuz açısından delaletinin zanniliği sadece lafız farklılıkları ile kalmamaktadır. Bununla beraber özellikle cahil kalan kişinin ve cahil kalınan ortamın sıfatlarının hadisin lafzında geçmemesi rivayeti bütünüyle konumuz açısından delil olmaktan çıkarmaktadır.

Acaba bu adamın cehaleti kendi kusurundan mı kaynaklanıyor yoksa arızi hallerden mi kaynaklanıyor? Adam herhangi bir rasulün uyarına muhatap kaldı mı kalmadı mı? Adamın cehaletini giderme imkânı var mıydı yok muydu? Adamın cehaletinin kaynağı, geçmiş atalarını taklit etmek, risalet hüccetinden yüz çevirmek, dünya ile meşgul olmasından dolayı sahih bilgiden yoksun kalmak ya da buna benzer bir sebepten mi kaynaklanıyordu? … Bu ve buna benzer soruları uzatmak mümkündür. Ancak şu açıktır ki; gelen rivayetlerde adamın hakkında bu sorularımıza cevap olacak mahiyette hiçbir bilgi yoktur. Bu kadar bilgi darlığı içinden “Cehalet mazerettir” şeklinde hüküm çıkarmak ise cehaletin mazeret olduğunu ispat etmek için bütün varını yoğunu ortaya koyan bunun sonucunda da nasları anlamaktan cahil kalan irca ehlinin büyük bir hüneri olsa gerek.

Cehalet özrüne dair girişte de söylediğimiz gibi konu İslam âlimleri tarafından zaman, mekân çerçevesi içinde ele alınmıştır. Eğer cehalet kişinin kendi kusurundan kaynaklanıyorsa temel kaide; bu kimsenin cehaletinin asla mazeret olmadığıdır. Yine aynı şekilde cehaletin kaynağı taklit, ittiba ya da kendi içinde bulunduğu hali hoş görme gibi sebepler ise bu kimsenin cehaleti mazeret değildir.

Bizim irca ehli ile aramızdaki ihtilaf, İslama dair sahih bilginin ortada olduğu bir dönemde kişilerin kendi kusurları sonucu meydana gelen cehaletin mazeret olup olmadığıdır. Bizim ihtilafımız Allah’ın dinini önemsemeyen, Allah’ın dini adına doğru bilgiye ulaşma gibi bir gayret göstermeyen, babalarını körü körüne taklit eden bir toplumun durumu hakkındadır. Peki, hadiste bu adamın cehaletinin sebeplerine dair herhangi bir açıklama ya da ipucu var mıdır? Tüm bu kapalılık ortada iken nasıl bu hadiste bahsi geçen adamla günümüz toplumu kıyaslanarak cahillikleri sebebiyle mazeretli oldukları iddia edilebilir?

Hadise Dair Âlimlerin Tevilleri

Burada söz konusu hadise dair âlimlerin nakillerini aktarmakta fayda vardır. Âlimler hadise dair şu tevillerde bulunmuşlardır:

1- Bu adamın sözünü Allah’ın kudret sıfatını inkâr ettiği şeklinde yorumlamak sahih değildir. Zira bundan şüphe etmek küfürdür. Ancak adam bu yaptığını Allah’tan korktuğu için yapmıştır. Kâfirler ise Allah’tan korkmaz ve kendisi de affedilmez. Bundan dolayı hadisin iki türlü tevili vardır. Mana ya Allah bana azap etmeyi takdir etmiş ise şeklinde ya da Allah beni sıkıştırırsa şeklindedir.

2- Âlimlerden bir kısmı ise lafzın zahiri üzere alınacağını söylemişlerdir. Onlara göre bu adam sözün hakiki anlamını kastetmemiş, ölümün korkusu, şiddet ve dehşeti anında ne söylediğini bilmeksizin bu sözleri sarfetmiştir. Bu devesini bulunca “Sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın durumu gibidir. Bundan dolayı adam aklı başında olmayan gafil hükmündedir. Bu durumda ise muaheze yoktur. 

3- Bu söz Arapların mecaz üsluplarındandır. Buna Arap edebiyatında şekke yakîn karıştırmak denir. Söz ifade olarak şüphe bildirir ancak maksat şüphe değil yakınen ilimdir.

4- Bu adam fetret dönemimde yaşamıştır. Fetret döneminde yaşayan kimseler için sorumluluk sadece mücerred tevhiddir.

5- Onların şeriatine göre kâfirin affedilmesi caiz olabilir. Bizim şeraitimizde ise böyle bir şey yoktur.

6- Bu adamın cehaleti Allah’ın sıfatları hakkında idi. Nitekim Allah’ın sıfatları hakkında cehalet hüccet ikamesinden önce sahibi için bir mazerettir.

Hadis Âlimler Tarafından Niçin Tevil Edilmiştir?

Burada bir noktaya daha temas etmekte fayda vardır. İrca ehli devamlı surette Müslümanları Ehlisünnet çizgisinden çıkmakla suçlamakta ve Ehlisünnetin asıl kaide olarak cehaleti mazeret gördüğünü iddia etmektedir. Ancak bu hadise dair yorum yapan onlarca âlimin sözleri Muasır Mürcie’nin bu konuda ne büyük bir yalan söylediğini, İslam âlimlerine ne şekilde bir iftira attığını ortaya koymaktadır. Zira şayet asıl kaide cehaletin mazeret olduğu şeklinde olsa idi bu hadis hiçbir şekilde tevil edilmez ve âlimlerin hepsi tarafından şu sözler söylenirdi:

“Bilindiği üzere bizim inancımıza göre cehalet bir mazerettir ve bu hadiste cehaletin mazeret olduğuna açık bir delildir.”

Ey okuyucu kardeşim! Bil ki irca ehlinin Müslümanları Ehlisünnet çizgisinin dışına çıkmakla suçlaması bütünüyle bir iftiradır. Hâlbuki kendileri getirdikleri her bir delilde Ehlisünnet çizgisinin dışına fersah fersah çıkmışlardır. Ehlisünnet âlimlerinin dinin hükümlerinden istinbatta bulunurken sergiledikleri tavır şudur:

İslam âlimleri şeraitin külli naslarından temel kaideleri ortaya koymuşlar, bu temel kaideye aykırı gelen cüz’i nasları kaideye uygun bir şekilde tevil etmişlerdir. Bundan dolayı İmam Şatıbi “Kesin naslarla bir külli kaide sabit olduktan sonra bu kaidelere zahiren herhangi bir şekilde muhalefet gösteren bir nas olursa ikisinin arası bulunmalıdır” demiştir. Nitekim usul ilminde temel olan bir nassın zahiri dinde bilinen temel kaidelere muhalefet gösterdiği zaman o nassın tevil edilmesidir. Nitekim İmam Nevevi Sahihi Müslim şerhinde tevhid ehlinin mutlak surette cennete gireceğini ve bu hususun Ehlisünnetin temel bir kaidesi olduğunu söyledikten sonra “Bu kaide kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuş bir kaidedir. Aynı şekilde bu kaide üzerinde tevatüren kat’i bilgi hâsıl olmuştur. Bundan dolayı bu sabit kaide ile zahiren muhalefet eden bir başka hadis ile karşılaştığımız zaman o hadisi bu kaideye uygun bir şekilde tevil etmemiz vaciptir ki böylece naslar arasını cem etmiş olalım.”

İşte Ehlisünnetin çizgisi budur. Ehlisünnet âlimleri temel olarak cehaleti bir mazeret görmemeleri sebebiyle yukarıdaki hadisin zahirini terk etme ya da hadisi farklı şekillerde tevil etme girişiminde bulunmuşlardır. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz hadisi küçük bir azınlık hariç gerek hadis âlimleri, gerek müfessirler gerekse de fakihler söz birliği etmişçesine tevil etmişlerdir. Her ne kadar âlimlerin hadise dair tevilleri farklı da olsa sonuçta hadisin tevil edilmesi asıl kaideye muhalefet etmesinden dolayıdır. İşte bu hadisin hemen hemen bütün âlimler tarafından tevil edilmesi irca ehlinin “İslam âlimlerinin hepsi cehaleti mazeret görmüşlerdir” yalanını açığa çıkaran bir delildir.

İmam Kurtubi tefsirinde bu konuya değinirken “Kimileri İblis’in o adamı kandırdığını ve Allah’ın onu cezalandırmasının mümkün olmadığı zannına düşürdüğünü söylemişlerdir. Ancak bu görüş reddedilen bir görüştür. Çünkü böyle bir zan küfürdür” demiştir. Nitekim aynı şekilde Ebul Ferec İbnul Cevzi de hadisin zahiri gereği adamın Allah’ın kudret sıfatını bilmediği yönündeki görüşün kabul edilemeyeceğini zira bunun küfür olduğunu ancak bu adamın Müslüman olduğunu belirtmiştir.

Bu noktada sözün özü âlimlerin hemen hemen tamamının bu hadisi farklı şekillerde tevil etmeleri hadisin bu anlamıyla zahiren şeraitin külli kaidelerine muhalefet ettiğini açıkça göstermektedir ki o da dinin aslında cehaletin mazeret olmadığıdır. Şayet bu sahibi için bir özür teşkil etseydi yukarıda da değindiğimiz gibi İslam âlimleri tarafından hadisin farklı şekillerde teviline hiç gerek kalmazdı.

Hadise Dair İbn-i Teymiye’nin Görüşü

Burada yeri gelmiş iken kül hadisine dair Şeyhul İslam İb-i Teymiye (rahimehullah)’ın görüşüne değinmekte fayda vardır. Zira özellikle bugün kül hadisinin mutlak anlamda cehaletin mazeret olduğuna dair delil olduğunu ileri süren çevreler bu noktada açıkça söylemek gerekirse Şeyhul İslam’ı da istismar etmektedirler. Bununla beraber konuya dair tartışmaların eksenini İbn-i Teymiye (rahimehullah)‘ın görüşlerinin oluşturması ve cehaletin mutlak anlamda özür olduğunu iddia edenlerin de, buna muhalif olarak cehaletin mutlak anlamda özür olmadığını iddia edenlerin de yukarıdaki hadise dair Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin görüşlerini kendi lehlerinde delil getirmeleri de ortaya oldukça ilginç bir durumun çıkmasına sebep olmuştur. İşte böyle ilginç bir vakıa ile karşılaşmamız bizim Şeyhul İslam (rahimehullah)‘ın bu konu etrafındaki görüşlerini derli toplu bir şekilde incelemeye sevketmiştir. Acaba İbn-i Teymiye bu hadise dair tam olarak ne demiştir? Ve dedikleri ne oranda doğrudur?

İbn-i Teymiye konuya geniş bir şekilde “Mecmuul Fetava” isimli eserinde hafi meselelerde kişinin tekfir edilmesi konusunda değinmiştir. İslam’a yeni giren bir kimsenin tevatür yolla sabit olan farzları bilmemesinden dolayı ya da ancak risalet yolu ile bilinebilecek hususlarda kendisine hüccet ikame edilmemesi sebebiyle cahil kalan kimsenin tekfir edilmeyeceğini söyledikten sonra bu konuya değinmiş ve şöyle demiştir:

“Adam bu şekilde kül olup dağıldıktan sonra, Allahın kendisini diriltmeye tekrar güç yetiremeyeceğini ve eski haline dönderemeyeceğini zannetmiştir. Bunların her biri ise Allah’ın kudretini inkâr ve küfürdür. Ancak o Allah’a, O’nun emirlerine, nehiylerine iman eden, O’ndan korkan ancak cehaleten, saparak, hataya düşerek bunu yapan bir kimsedir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) bundan dolayı adamı affetmiştir. Hadis, bu kişinin bu fiili yaparken tekrar diriltilemeyeceğini umarak yaptığını açıkça bildirmektedir. En azından bu kişi diriliş hakkında şüphe etmekte idi. Bu ise küfürdür. Nübüvvet hücceti ikame edildiğinde onun kâfir olduğuna hükmedilir. Eğer Allah güç yetirirse sözünü takdir hüküm müsamaha göstermek şeklinde tevil edenler çok uzak bir tevil yaptılar ve sözü kendi konumundan başka bir yerde kullandılar. Çünkü hadiste geçen bu kimse tekrar bir araya getirilip diriltilmemek için kendisinin yakılmasını ve küllerinin saçılmasını emretmiştir. O öyle demişti:

İkinci cümlenin birinci cümlenin sebebi olduğu açıktır. O kişi bunu Allah (Subhanehu ve Tealâ) kendisini diriltip güç yetiremesin diye yaptı. Eğer o kişi bu şekilde kendisini yakıp savurduğunda Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın ona azap etmeye kudretinin olduğuna inanıyor olsaydı, bu şekilde cesedini yaktırmasının bir anlamı olmazdı.”

“Bu kişi Allah’ın sıfatlarının hepsini tam olarak bilmediği için O’nun “kadir olma” sıfatını da bilmiyordu. Mü’minlerden çoğu da bu kimse gibi Allah’ın sıfatlarını bilmemektedir. Bundan dolayı kâfir olmazlar.”

Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın isim ve sıfatlarından bazılarını bilmemek kişiyi kâfir yapmaz. Rasulun getirdiği şeyleri kabulleniyor fakat ailesine cesedini yakıp küllerini savurmasını emreden kişi gibi kabullenmediğinde kafir olmasını gerektirecek bazı şeyler hakkında bilgi kendisine ulaşmadığından dolayı bilmiyor ise kafir olmaz.

İsrailoğullarına mensup bu kişi hakkında en doğru söz, onun mücmel bir imana sahip olduğu, fetret döneminde yaşıyor olması nedeniyle Allah’ın sıfatları hakkında ayrıntılı bilginin kendisine ulaşmadığıdır. Böylece o, kendisinde bulunan az bir imanla Cennet’e girmiştir. O’nun bu husustaki durumu daha önce ayrıntısı geçen Zeyd b. Amr b. Nufeyl’in durumu gibidir.”

Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla Şeyhul İslam konuya “Mecmuul Fetava” isimli eserinde 8 ayrı yerde daha değinmiştir. Yine bu açıklamalarından birinde vaid içerikli tehditlerin muayyen kişilere indirilmesi meselesinde kişilerin yapmış oldukları iyilikler sebebiyle ya da şefaat gibi sebeplerle affolunabileceğini, kişilerin ancak risalet yolu ile bilmeleri mümkün olan hususlarda risalet hüccetinin ulaşmaması sebebiyle cahil kalmalarının kendileri için bir mazeret olduğunu izah ettikten sonra “Bu adam Allah’ın kudretinden şüphe etmekteydi. Allah’ın kendisini eski haline tekrar döndüremeyeceğine inanıyordu. Bu Müslümanların ittifakı ile küfürdür. Lakin adam cahildi ve bunu bilmiyordu” demiştir. Yine aynı şekilde birebir bu sözlerini Mecmuul Fetava’da farklı bir yerde de tekrar etmiştir.

Şeyhul İslam bir başka yerde ise Hz. Ali’nin Haruriye fırkası ile savaşında Harurilerin tekfir edilip edilmemesi meselesinde de bu hadise değinmiş, Cehmiye’nin sıfatlara dair sözlerinin çoğu zaman insanların avamından gizli kalabileceğini, hafi meselelerde bu gizliliğin avam için bir mazeret olduğunu belirtmiş ve arkasından bu hadisi getirerek adamın Allah’ın kudretinden şüphe ettiğini ancak risalet hüccetinin kendisine ulaşmaması sebebiyle Allah tarafından affolunduğunu söylemiştir.

Şeyhul İslam’ın Mecmuul Fetava isimli eserinde konuyu değerlendirmesi genel olarak “Umumi Tekfir Muayyen Tekfiri Gerektirmez” meselesinde ele aldığı, bazı arızi sebepler dolayısıyla kişilerin cehaletleri sebebiyle tekfir edilemeyeceğini belirtmiş ve bu hadisi delil olarak getirmiştir. 

İbn-i Teymiye (Rahimehullah)‘ın “Mecmuul Fetava” isimli muhteşem eserinde konuya dair düşünceleri işin aslı tam bir tutarlılık gösterirken aynı hadis hakkında “Camiur Resail” isimli eserinde değerlendirmeleri biraz daha farklılık arzetmektedir. Zira Şeyhul İslam bu eserinde Cehmiye’nin tekfiri meselesinde Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın ümmetin üzerinden unutma ve hata gibi durumlarda sorumluluğunu kaldırdığını belirttikten sonra uzun uzun bu hadise değinmiş, hadisin mütevatir olduğunu iddia etmiş arkasından adamın genel olarak Allah’a, ahiret gününe, Allah’ın ölümden sonra yeniden diriltip ecir ve ceza vereceğini bildiğini ancak korkusunun şiddetinden dolayı bu sözleri sarfettiğini söylemiştir. Daha sonra ise hadiste söz konusu edilen adamı çölde devesini kaybedip bulduktan sonra Allah’a “Ben senin rabbinim sen de benim kulumsun” diyen kişiye benzetmiştir.  

Öncelikle belirtmek gerekirse Şeyhul İslam’ın gerek Mecmuul Fetava isimli eserinde gerekse Camiur Resail isimli eserindeki sözleri zahiren birbiri ile çelişkili gibi görünmektedir. Zira öncelikle adamın kudret sıfatı ve yeniden dirilme gibi temel meselelerde cahil kaldığını ancak risalet hücceti kendisine ulaşmadığı için bu cehaletinin mazeret olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte bir başka yerde meselelerin hafi, avamdan gizli kalabilecek meseleler olduğunu söylemiş ve son olarak da adamın sözünü intifaul kasta (istem dışı harekete) bağlamıştır. Burada genel olarak âlimlerin sözleri kendi içinde bir muhalefet gösterdiği zaman onlara beslenilen hüsnü zan gereği bu sözleri en uygun biçimde tevil etmek gerektiğine inanıyoruz. Zira hüsnü zannı bırakıp tevilden uzak kaldığımız zaman âlimlerin aynı konuya dair farklı zamanlarda farklı iddialarda bulunduklarını iddia etmemiz gerekir. Biz öncelikle rabbani âlimlere karşı böyle bir tutum sergilemekten Allah’a sığınırız. O halde yapılması gereken bu ifadelerin sadece birisi ile yetinmek değil hepsini bir arada değerlendirerek uygun ve sahih bir tevil yoluna gitmektir.

Şeyhul İslam’ın bu hadise dair tüm görüşlerini bir araya topladıktan sonra kanaatimizce onun bu konudaki sözlerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Bu adam kendisine risalet hüccetinin ulaşmadığı bir dönemde yaşamaktadır. Adam oldukça günah işlemiş ve ölüm kendisine geldiği zaman işlemiş olduğu bu günahlardan dolayı Allah katında göreceği azap aklına gelmiştir. Aşırı korkusundan ise ne söylediğini bilmez bir şekilde (irade ve istem dışı) çocuklarına böyle bir vasiyette bulunmuştur. Adam küllerinin yarısı denizlere yarısı ise rüzgâr ile karaya savrulduğu zaman Allah’ın kendisini diriltmeyeceğini düşünmüştür. Adamın Allah’tan aşırı derecede korkması ve hatta bu korku sebebiyle ne söylediğini bilmeyecek hale gelmesi sebebiyle bu sözleri sarfetmesi ve bununla beraber aslen Allah’a iman eden bir kimse olması Allah tarafından bağışlanmasına vesile olmuştur.

Şeyhul İslam’ın sözlerinin birbiri ile uzlaştırılması kanaatimizce ancak bu şekilde mümkündür. Bununla birlikte daha uygun bir şekilde tevil etmenin de mümkün olabileceğini, peşinen kabullendiğimizi söylemekte fayda vardır.

Hadisin Teviline Dair Görüşlerin Tahkiki

Burada hadisin tevili hususunda gerek yukarıda vermiş olduğumuz altı ayrı görüşün gerekse Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin görüşlerinin tahkik edilmesinde fayda vardır.

Hadisin tevili noktasında görüşlerden bir tanesi adamın bu sözleri kendisine ölüm yaklaştığı bir zaman, sekr halinde ne söylediğini bilmez bir durumdayken söylediğidir. Adam çok günah işlemiş ve ölüm anı geldiğinde bu günahlarından dolayı çok büyük bir azaba maruz kalacağını anlamıştır. Bu korku sebebiyle ne dediğini bilmez bir hale düşmüştür.

Bu görüş Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin “Camiu-r Resail” isimli eserinde kabul ettiği görüştür. Bununla beraber Hafız İbn-i Hacer bu görüşün en güçlü görüş olduğunu söylemektedir. Ancak bizim kanaatimizce hadisin bu şekilde tevil edilmesi oldukça zorlama bir tevildir. Zira adamın ifadelerinin böyle bir ortam içinde söylendiğine dair hiçbir delil yoktur. Şayet “Hadiste adamın ölüm kendisine geldiği zaman bu sözleri söylediği rivayet edilmektedir. Bu da adamın ölümün dehşetinden dolayı sekr halinde olduğunu göstermektedir” denirse şöyle cevap veririz:

Hadiste geçen -ölüm ona geldiğinde- ifadesi ölümün alametleri geldiğinde demektedir. Bu aşırı yaşlılık, hastalık ya da başksa sebepler gibi ölümüm alametlerinin görünmesidir. Ancak kişinin bu süreçteki bütün tasarrufları muteberdir. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır:

“Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulunması -Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olarak- size farz kılındı.” (2, Bakara/180)

Şayet ölüm alametlerinin gelmesi kişinin tasarruflarını ortadan kaldıracak bir hal olsa idi Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu durumda olan kişiye teklifte bulunmazdı. Ancak ayette görüleceği üzere Allah (Subhanehu ve Tealâ) ölüm kendisine gelip çatan kişiye meşru bir tarzda vasiyette bulunmasını farz kılmaktadır.

Bununla beraber adam ne dediğini gayet iyi bilmektedir. Kendisinin çok günahkâr olduğunun bilincindedir. Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın insanları yeniden dirilttiği gün bu günahlarından dolayı kendisine oldukça büyük bir azap edeceğini bilen ve bundan dolayı vasiyette bulunan bir kimsenin ne söylediğini bilmememesi düşünülemez. Özellikle Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin bu adamı devesini kaybeden adama benzetmesi oldukça zayıf bir kıyastır. Zira o adam devesini kaybetmiş uzun süre aramış bulamamış ve artık kendisini çölde susuz ve aç kalmanın neticesinde ölüme teslim etmiştir. Aşırı yorgunluk ve bitkinlikten uyuya kalmış ve bir ara uyanınca karşısında aniden devesini görmüş ve ağzından bütünüyle kendi iradesi dışında kelimeler çıkmıştır. Çölde devesini kaybeden bu adamın durumu ile günahlarından dolayı Allah’ın kendisine azap edeceğini gayet bilinçli bir şekilde bilen ve bundan dolayı da çocuklarına vasiyette bulunan adamın durumuna benzetmek kanaatimizce doğru olmayan bir görüştür.

Bu görüşlerden üçüncüsüne gelince (lafzın mecaz ifade ettiği, lafızda bir şüphenin olmadığı görüşü) bu görüş de doğruya oldukça uzak bir görüştür. Zira lafzı mecaza hamledebilmek için güçlü bir karine olması gerekir. Bununla birlikte adamın kendisinin yakılmasını ve küllerinin saçılmasını istemesi bu lafzı mecazen söylemediğinin bir işaretidir. Bu görüşün sahipleri delil olarak “O halde biz ya da siz ikimizden birisi ya doğru yol üzerinde ya da sapıklık içindedir” (34, Sebe/24) ayetini getirseler de bu ayette lafzın sahibi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘dir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) kâfirlere karşı Rasulüne böyle söylemesini emretmektedir. Rasulullah’ın ise kendi yolundan şüphe de bulunması söz konusu bile değildir. İşte bu kesinlik lafzın mecaza hamledilmesinde bir karinedir. Ancak yukarıdaki hadiste lafzı mecaza hamledecek bir karine yoktur.

Aynı şekilde adamın fetret döneminde yaşadığı şeklinde nakledilen dördüncü görüş de kanaatimizce güçlü bir görüş değildir. Zira böyle bir tevil için delil gerekir. Ancak hadiste adamın fetret döneminde yaşadığına dair hiçbir karine yoktur. Bununla birlikte adam, kendisinin işlemiş olduğu fiillerin günah olduğunu bilmekte, hayatı boyunca çok günah işlediğini ikrar etmekte, yine aynı şekilde yeniden yaratılacağını ve yaratıldığı gün bu günahlardan sorgulanacağını bilmektedir. Tüm bunlar adamın fetret döneminde risalete dair hiçbir bilginin olmadığı bir zamanda yaşamadığını gösteren karinelerdir.

Yukarıda vermiş olduğumuz görüşlerden “Onların şeraitinde bir kâfirin affedilmesi caiz olabilir” görüşü ise Hafız İbn-i Hacer’in de belirttiği gibi doğrudan oldukça uzak, zayıf bir görüştür. Zira bizden önceki şeraitlerde her ne kadar ahkâma dair bazı hükümler farklılık arzetse de cennet, cehennem, sorgu, af gibi iman edilmesi gereken akîdevi hükümlerin arasında bir farklılık olmadığı sabit ve temel bir kaidedir.

Bu görüşlerden altınca maddede saymış olduğumuz “Adamın cehaleti Allah’ın sıfatları hakkında idi. Nitekim Allah’ın sıfatları hakkında cehalet hüccet ikamesinden önce sahibi için bir mazerettir” görüşü ise en çok eleştiri alan görüşlerdendir.

İmam Kurtubi tefsirinde bu konuya değinirken “Kimileri İblis’in o adamı kandırdığını ve Allah’ın onu cezalandırmasının mümkün olmadığı zannına düşürdüğünü söylemişlerdir. Ancak bu görüş reddedilen bir görüştür. Çünkü böyle bir zan küfürdür” demiştir. Nitekim aynı şekilde Ebul Ferec İbnul Cevzi de hadisin zahiri gereği adamın Allah’ın kudret sıfatını bilmediği yönündeki görüşün kabul edilemeyeceğini zira bunun küfür olduğunu ancak bu adamın Müslüman olduğunu belirtmiştir.

Hadiste bahsi geçen adamın yeniden dirilmeyi inkâr etmediği aşikârdır. Adam yeniden diriltileceği gün Allah’ın kendisine günahlarından dolayı âlemde hiç kimseye etmeyeceği bir şekilde azap edeceğini düşünmektedir. En azından bu adam hangi fiillerinin günah olduğunu kısmen de olsa bilmektedir. İşlemiş olduğu bu günahlardan dolayı da Allah’ın kendisine azap edeceğine inanmaktadır. Böyle bir inancın sahibinin, Allah’ın bilinmesi zaruri sıfatlarından bir sıfatını bilmediği ve bundan şüpheye düştüğü kabul edilemez bir görüştür. Bununla birlikte konuya dair yorum yapan tüm âlimlerin de belirttiği gibi adamın ittifakla küfür olan Allah’ın kudretin sıfatını inkâr etmesi ve bunun sonucunda da affedilmesi uzlaştırılamayacak iki durumdur. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Şeyhul İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah)‘ın adamın kudret sıfatını ya da yeniden dirilmeyi inkâr ettiği ve bunlarda şüpheye düştüğü görüşü kabulden uzak oldukça zayıf bir görüştür.

Bu görüşün zayıf olmasının sebeplerinden bir tanesi de şu ayettir:

“Ve Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde «Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum» diye dua etti.” (21, Enbiya/87)

Adamın Allah’ın kudretinden şüphe ettiği görüşünün temel dayanağı hadiste geçen “eğer güç yetirirse” (le in kadera) ifadesidir. Özellikle fiilden önce şart edatının gelmesi böyle bir zannı uyandırmaktadır. Ancak burada şöyle bir sorun karşımıza çıkmaktadır:

Bu ifadenin Allah’ın kudretinden şüphe etmek olduğunu söylediğimiz takdirde Yunus (as)’ın da yukarıdaki ayet gereği Allah (Subhanehu ve Tealâ)‘nın kudretini inkâr ettiğini söylememiz gerekmektedir. Zira gerek hadiste gerekse ayette kullanılan fiiller aynıdır. Bununla beraber hadiste fiilden önce şart edatı gelmişken ayette “sıkıştırmayacağımızı sanmıştı” ifadesinin Arapça karşılığı “fezanne en len nakdira” şeklindedir. Fiilden önce gelen “Len” harfi gelecek zamanın mutlak olumsuzluğunu bildiren, bildirdiği olumsuzluğun asla gerçekleşmeyeceğini ifade eden bir harftir. Şayet hadiste “kadera” fiilinin şart edatı ile birlikte kullanılmasını şüpheye hamlettiğimiz takdirde ayette geçen “nakdira” fiilinin nefiy harfinden sonra gelişini de mutlak inkâra hamletmemiz gerekecektir. Ancak bunun caiz olmadığı aşikârdır. Zira bir peygamberin Allah’ın kendisini hiçbir zaman güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün değildir.

Hadise dair bizim doğruya en yakın olarak kabul ve tercih ettiğimiz görüş ise şudur:

Adamın ne kudret sıfatını inkâr etmesi ne de yeninden dirilişi inkâr etmesi söz konusu değildir. Bununla beraber adamın yeniden diriliş hakkında bir şüphesi bulunmadığı gibi Allah’ın güç ve kudretinden yana da bir şüphesi yoktur. Ancak adam yeniden dirilişin gerçekleşeceği gün Allah’ın neleri yeniden yaratacağını bilmemektedir. Şayet cesedi yakılıp kül haline getirilir ve bu küller rüzgârlı bir havada bir kısmı denize bir kısmı ise karaya olacak şekilde dağıtılırsa Allah’ın kendisini bu şekilde yeniden diriltmeyeceğini düşünmüştür. Bundan dolayı da çocuklarına böyle bir vasiyette bulunmuştur. Bizim bu görüşü tercih etmemizdeki en önemli etken öncelikle hadisin Müslim’de geçen diğer bir rivayetidir. Nitekim yukarıda hadisin farklı lafızlarla rivayet edildiğini söylemiştik. Nitekim İmam Nevevi bu rivayetten sonra yaptığı açıklamada “Bizim beldemizdeki nüshaların çoğunda bu böyledir” demiştir. Bundan dolayı İmam Nevevi “Eğer beni cesedimle defnederseniz şüphesiz Allah bana azap etmeye kadirdir. Ancak beni un ufak kül edip kara ve denize savurursanız bu durumda Allah bana azap etmeyi takdir etmez” şeklinde hadisi tevil etmiştir. Aynı şekilde Hattabi’de hadisi şu şekilde izah etmektedir:

Hattabî şöyle demiştir: “Bu hadis oldukça müşkil bir hadistir. Acaba bu adam yeniden dirilmeyi, Allah’ın ölüleri dirilteceğine kadir olduğunu inkâr ettiği halde nasıl affedilmiştir? Cevap olarak deriz ki: O cehaleti sebebiyle böyle yaptığı zaman diriltilmez ve azap görmez zannetti. Nitekim o bunu Allah korkusuyla yaptığını belirtmiş ve imanını inkâr etmiştir.”

Şah Veliyullah Dihlevi’nin görüşü de buna yakındır:

“Bu adam Allah’ın kudret sıfatını bütünüyle biliyordu. Zira kudret imkânsız şeylerde değil mümkün olan şeylerde söz konusudur. Dolayısı ile o yarısı karada yarısı denizde olan dağınık küllerinin toplanılmasının muhal olduğunu zannetmiştir. Bunu Allah hakkında düşündüğü bir noksanlıktan dolayı yapmamıştır. Aksine o kendi ilmine göre hareket etmiştir. Buna binaende kâfir sayılmamıştır.”

Burada doğruya en yakın görüşlerden bir tanesi de hadiste geçen “kadera” fiilinin “Dayyaka Ala” (Allah beni sıkıştırırsa, zorlarsa) anlamında olduğudur. Nitekim yukarıda vermiş olduğumuz Enbiya Suresi ayetinde de fiil bu anlamda kullanılmıştır. Ayrıca “Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni önemsemedi» der” (89, Fecr/16) ayetinde de fiil aynı anlamda kullanılmıştır.

Burada yeri gelmişken Şeyhul İslam İbn-i Teymiye’nin “Allah güç yetirirse sözünü takdir, hüküm müsamaha göstermek şeklinde tevil edenler çok uzak bir tevil yaptılar ve sözü kendi konumundan başka başka bir yerde kullandılar” görüşünün de hatalı bir görüş olduğunu vurgulamak isterim. Zira bütün dil âlimleri ve müfessirler hadiste geçen “Kadera” fiilinin bu anlama geldiğinde ittifak etmişler ve bu anlamda kullanıldığı birçok ayet getirmişlerdir. Bundan dolayı hadiste adamın “Allah güç yetirirse” ifadesini “Allah takdir etmişse, Allah beni sıkıştırır ve zorlarsa” şeklinde tevil etmek en azından Arapça dil kurallarına uygundur ve sözü kendi konumu dışında kullanmak değildir. Yine aynı şekilde Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz’in “ElCamiu Fi Talebil İlmiş Şerif” isimli eserinde “Böyle tevil edenler kelimeleri tahrif ettiler” şeklindeki ifadesinin de oldukça ağır ve hatalı bir ifade olduğunu söyleyebiliriz. Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.

 

 


Buhari, Enbiya 54, Rikaak 25; Müslim Tevbe 25; Nesai Cenaiz 117.

Ebu Muhammed el-Makdisî, et-Tahzir Min Guluvvi Fi-t Tekfir, sy: 71.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis no: 3597 ve 7697.

Ehadisu-l Kudsiyye, 1/90.

Buhari, Rikaak 25; Müslim Tevbe 25.

Buhari, Enbiya 54; Müsnedi Ahmed, Hadis No: 10674, 10704, 22169.

Müslim, Tevbe 25.

Tüm bu görüşler için bkz. Fethul Bari, İbn-i Hacer el-Askalani, 10/284; Şerhul Müslim lin Nevevi, 9/124.

Muvafakat , 3/9-10

Şerhu-n Nevevî Ale-l Müslim, 1/99.

Kurtubi

Mecmuul Fetava, 11/408-411.

Mecmuul Fetava, 3/231.

Mecmuul Fetava, 3/74.

Mecmuul Fetava, 3/102

Mecmuul Fetava, 7/191

Diğer yerler için bkz. Mecmuul Fetava; 20/10, 23/102, 28/140, 35/49.

Camiuu-r Resail, 1/159.

El-Camiu Li-Ahkam

Şerhul Müslim lin Nevevî, 9/127

Fethul Bari, İbn-i Hacer el-Askalani, 10/284.

Huccetullahil Baliğa, 1/60.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.